Bugün bu siteye erişebilirdiniz…
Ne yazık ki wordpress sayfamı karartmama izin vermiyor ama bu kampanya ile sayfalarını karartan tüm blog yazarlarına ben de gönülden destek veriyorum.

2 comments May 31, 2006
Ne yazık ki wordpress sayfamı karartmama izin vermiyor ama bu kampanya ile sayfalarını karartan tüm blog yazarlarına ben de gönülden destek veriyorum.

2 comments May 31, 2006
Mehmet Doğan'ın ellerine sağlık. Ekşi Sözlük'ün kapatılmasıyla ilgili yazıyı hazırlarken, Mehmet'in yazısının ilk bölümünde kullandığı Pastör Nie Moeller'in sözleri aklıma gelmişti (tabi yazanı hatırlamıyordum, sadece yazıyı hatırlıyordum ve allah bilir nerede okumuştum, bulamadığım için de buraya taşıyamamıştım). Ama işte söylemek istediklerimi o kadar güzel ifade ediyor ki buraya taşımadan edemeyeceğim.
Önce Yahudiler için geldiler
Sesimi çıkarmadım –
Çünkü ben Yahudi değildim
Sonra komünistler için geldiler
Sesimi çıkarmadım –
Çünkü ben komünist değildim
Sonra sendikacılar için geldiler
Sesimi çıkarmadım –
Çünkü ben sendikacı değildim
Sonra benim için geldiler
Ve artık ses çıkaracak kimse kalmamıştı
Mehmet Doğan'ın çağrısı dinleyelim ve 1 Haziran 2006 günü, bir günlüğüne web sitelerimizi karartalım.
2 comments May 28, 2006
Ekşi sözlük mahkeme kararı ile kapatılmış. Biraz önce Tansel'in sayfasından okudum. Bu kapama için "Internet Musluk Değildir" kapmanyasını desteklemiş Tansel. İyi ki de desteklemiş. Bu sayede öğrenebildim bu olayı (saçmalığı mı demeliyim acaba).
Kampanyanın düzenlendiği sayfaya baktığımda Blog Kardeşliği'nin de bu kampanyaya destek verdiğini gördüm. Ama benim anlayamadığım, Blog Kardeşliği'nin bunu bizlere duyurmamış olması. Kimse kusura bakmasın ama Blog Kardeşliği'nin yemeyip içmeyip bu durumu tüm blog kardeşlerine iletmesini ve kampanyaya katılım için çağrıda bulunmasını beklerdim ben.
Kapamayla ilgili Anafikir çok güzel bir yazı yazmış. Benim bunlara ekleyeceğim tek bir şey var o da blog yazarları olarak bizim de harekete geçmemiz gerektiği.
Bizim bu işi (blog yazma) yapma sebebimiz de bu değil mi zaten. Birilerinin bizim yerimize karar veremeyeceğini söylemek için yazmıyor muyuz biraz da bu yazıları? Ana akım medyanın karşısında durmak, onun taşımadığı ya da çarpıttığı haberleri, bireyler olarak bizlerin gözünden ve dilinden aktarmak istemiyor muyuz? Tamam belki bir kısmımız böyle düşünmüyor olabilir ama yarın bunun sizin başınıza gelmeyeceğinden emin misiniz?
Ben bu kampanyayı sonuna kadar destekliyorum. Yarın pazarlama blog yazarları ile bir toplantımız var, inanın ilk gündem konusu bu olacak ve diğer tüm yazarlardan hem kampanyayı desteklemelerini hem de bunu çevrelerinde duyurabildikleri kadar insana duyurmalarını isteyeceğim. Biz birbirimize destek olmazsak boşuna ümitlenmeyin, başka kimse olmaz.

Kampanyaya katılan diğer siteler;
http://www.siyahkahve.com
http://www.ortakantin.com
http://www.cankatizm.com
http://www.elmasozluk.com
http://www.blogkardesligi.com
http://www.dusle.com
http://www.medyaetegi.com
http://www.anafikir.com
http://www.entelektuel.com
5 comments May 26, 2006
Geçenlerde Marketing Post bir yazısında blogunu aynı zamanda arşiv tutmak için de yazdığını belirtmiş. Ben de ona bir yorum yazıp bu arşivin bir de yedeğini alması gerektiğini söylemiştim. Sonuna da "yakında kendi yaşamlarımızın da yedeğini almaya başlarsak şaşırmayacağım" diye yazdım.
Yorumu gönderdikten sonra aslında sürekli olarak yaşamlarımızın yedeğini aldığımızı düşündüm. Günümüzün teknolojisi bunu sağlıyor. Örneğin bloglar, yaşadıklarımızın bir yedeği değil mi. İster oradan buradan topladıklarımızı tutalım bunlarda isterse hayatın akışı içinde yaşadıklarımızı, karşılaştıklarımızı. Hepsi hayatımızın bir kesitini yedeklemiyor mu internette. Kaybolup gitmesini önlemiyor mu?
Eskiden sahip olduğunuz fotoğraf sayısını düşünün. Bir de dijital fotoğraf makineleri çıktıktan sonrasını düşünün. Sanırım bastırmaya kalksak albümlere hatta evlere sığmaz. Artık cep telefonları sayesinde her anımızı fotoğraflayabiliyoruz. Şimdi bakıyorum da, dijital fotoğraf makinemizi aldığımızdan bu yana hayatımın bu dönemini yansıtacak bir sürü belge olduğunu görüyorum. Hiçbir anın kaybolmasına izin vermiyoruz artık.
E-maillerimizi saklıyoruz (hatta messenger konuşmalarını kaydedenler olduğunu öğrendim kısa süre önce). Bunlar bir yandan insanlarla ilişkilerimizin kayıtları ama bir yandan da bu ilişkilerin yedekleri belki de.
Bunu neden yapıyoruz diye düşündüm sonra. Belki de artık çok hızlı yaşadığımızdandır dedim kendi kendime. Öylesine hızlı yaşıyoruz ki, bu yaşadıklarımızı içimize sindiremeden başka bir şeylere atlıyoruz. Bu hız çabuk da unutturuyor bize yaşadıklarımızı belki de. Hatırlayamıyoruz neler yaptığımızı. Sonra dönüp yedeklerimizden kontrol ediyoruz nasıl yaşadığımızı, neler yaptığımızı ve neler söylediğimizi.
Biraz daha zorlarsak, bu durumu yaşadığımız enformasyon çağıyla da ilişkilendirebiliriz. Öylesine yoğun enformasyon ile karşı karşıya kalıyoruz ki, kendi yaşadıklarımız da bunlar içinde kaybolup gidiyor (çoğu öznelleştirilemeden) ve artık beynimiz bunları geri çağırmada yetersiz kalıyor. Üstelik artık, yaşadıklarımızı da beynimizde tutmaya çok fazla gerek yok, önemli olan iyi bir yedek. Gerektiğinde, dönüp bu yedek içinden çağırıyoruz yaşadıklarımızı.
Benim yorumumdan sonra Murat Esenli de bu fikri içeren bir filmden bahsetmiş. İnsanların beyinlerine takılı bir chip sayesinde hayatlarının filme alındığını söylemiş. Kim bilir, belki de yakın bir zaman sonra neler yaşadığımızı hatırlamak için beynimize değil bu chiplerdeki kayıtlara dönüp bakacağız, ne dersiniz?
Ben bu serbest dalış işini sevmeye başladım yahu ![]()
1 comment May 26, 2006
Eskişehirspor Pendikspor'u 3-0 yenerek 2. lig A kategorisine katılmaya hak kazandı. Böylelikle 10 yıllık şampiyonluk özlemi de bitti. Eskişehir bugün çok mutlu, sadece taraftarlar değil tüm Eskişehirliler. Bugün akşam Vilayet meydanında kutlamalar var. Yaşa be Es-Es. (Ben nedense çok duygulandım bu şampiyonluğa, giderek daha fazla Eskişehir'li mi oluyorum nedir?)
Add comment May 23, 2006
Bir süredir Fortis’in paketlerini izliyorum. Önce İdeal Bebek şimdi de İdeal Evlilik paketi. Ne paketlerin içeriğinden bahsedeceğim ne de reklamlarından (gerçi reklamlarını sevdim ama). Benim takıldığım nokta, her iki paketin ana temasının da insanların hayatının çok önemli bölümlerini (evrelerini) oluşturması ve Fortis’in bu temaların avantajını yeterince kullanıp kullanmadığı.
Paketlere baktığınızda, doğal olarak, bankacılık ve sigorta ürünleriyle karşılaşıyorsunuz. Evet, bazı ürün ve hizmetlerin yan yana konduğu, ek avantajlarla süslendiği paketler bunlar. İdeal Bebek’in web sitesi de var. Burada ise, birkaç oyun ve google’da arama yaptığınızda rahatlıkla ulaşabileceğiniz makaleler var.
Bunlar ne yazık ki beni hiç heyecanlandırmıyor. Ben hayatımın bu evrelerinde yanımda olma iddiasında olan bankanın ya da herhangi bir kuruluşun, benim heyecanımı paylaşmasını isterim. Peki bu heyecanı yaratmak için neler mi yapılabilir, aklıma gelenler şöyle;
Siz bebeği/çocuğu olup da karşı karşıya geldiğinizde onlardan bahsetmeyen bir aile gördünüz mü? Son zamanlarda özellikle dikkat ediyorum buna, bebeği/küçük çocuğu olan aileler başka bir konuda konuşmuyorlar. Hatta konu değişince ne yapıp edip, konuyu tekrardan buraya getiriyorlar.
Madem insanlar bu konuda konuşmayı bu kadar çok seviyorlar, Fortis neden buna öncülük etmiyor. Hatta daha da iyisi, neden Fortis çalışanı olan bebekli/çocuklu aileler İdeal Bebek’le birlikte kendi İdeal Bebeklerini anlatmıyorlar.
Düşünsenize, Fortis müşterilerinin bebekleri için açtıkları bloglar İdeal Bebek sitesinde toplanıyor ve Fortis’in hiçbir şekilde oluşturamayacağı bir içerik sunuyorlar bu siteyi ziyaret edenlere. Bu sayfalarda paylaşılanların sadece bebekler değil, bebeklerle ilgili her türlü ürün ve hizmetler olduğunu da unutmamak gerekiyor. Yani Fortis’in yaptığı kampanyalar doğrudan hedef kitleye ulaşmakla kalmayacak tanıdıkları insanlardan (diğer Fortis müşterileri veya blog yazan Fortis çalışanları) geldiği için de spam muamelesi görmeyecek.
Evlilik konusunda da malzeme bebekten aşağıda kalmıyor. Ben evlenirken hatırlıyorum da çoğu şeyi çevrenin tavsiyesi ile satın aldım veya yaptım. Çünkü daha önce hiç evlenmemiştim ve bu konuda güvenebileceğim insanların önerilerini dikkate aldım. Neden İdeal Evlilik sitesinde (henüz açılmamış ama yakında açacaklarını tahmin ediyorum) insanlar deneyimlerini paylaşmasınlar. Daha da iyisi, kendi evlilik sayfalarını oluşturup, tüm süreci buradan yönetmiyorlar.
Yani özetle, Fortis’in gerçek insanlarla temas etmesinden bahsediyorum. Onları dinlemesinden bahsediyorum. Birbirlerini bulmalarına yardımcı olmalarından ve Fortis çevresinde bir topluluk oluşturmalarından bahsediyorum. Bir banka olarak, müşterilerinin hayatlarının bu evresinde neler yaşadıklarını anlamalarından bahsediyorum. Onlarla gerçek ilişkiler kurmalarından bahsediyorum. Yoksa, paket içindeki ürünleri ve hizmetleri kopyalamak hiç de zor değil, aynı Akbank’ın cepten kredi uygulamasında olduğu gibi (hepsi aynı artık).
Geldik can alıcı soruya. İyi peki, kurduk bu sanal toplulukları, müşterilerimizi de tanıdık gerçek ilişkiler de kurduk hatta daha da geliştirdik bu söylediklerimizi; “Ama attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değer mi acaba?” diyorsanız, o da Fortis’in bulması gereken bir cevap. (Ben sadece serbest dalış yapıyorum o kadar :))
Ben uçmaya devam ediyorum, aklıma gelmişken söylemeden geçmeyeyim dedim. Fortis'in paketleri biraz da sosyal sorumlu olsalar nasıl olurdu acaba? Hani belediyeler toplu nikahlar düzenler ya, onun gibi bir şey belki de. Örneğin, birbirine aşık ama parasız çiftleri evlendirseler. İdeal Bebek hasta veya özürlü bebeklerin sağlık masraflarına biraz destek olsa, onların arasında da kim bilir ne İdeal Bebekler vardır. Siz ne dersiniz?
5 comments May 22, 2006
Bazı zamanlarda tutarlı ve akılcı bir insan olmaktan sıkılıyorum. Kısıtları olmayan bir dünyada aklıma geleni yapmak ve söylemek istiyorum. Ama bu pek de mümkün olmuyor, öyle çok kısıt, öyle çok kural var ki… Ortaya attığım birşeyler mutlaka biryerlere dokunuyor.
Madem gerçek hayatta işler böyle yürümüyor ben de sanal dünyamda böyle yaparım dedim geçenlerde kendi kendime. Buradan hareketle, orada burada görüpte aklımda canlanan bazı fikirleri yazmaya karar verdim. Bunlara da "serbest dalış" adını verdim (yani çok saçmalamışsam bilin ki beyne artık oksijen gitmiyor).
Yani bu yazdıklarımın hiçbir dayanağı yok (bilimsel bir dayanaktan bahsediyorum, aklıma geldiği gibi aynen sallıyorum). Sadece aklımdan geçiveren fikirleri yazıyorum, o kadar (kimse çok ciddiye almasın sorumluluk kabul etmiyorum). Bir de ama bu böyle olmaz, karı düşürür, satışa dönüşmez gibi vıdı vıdı etmesin kimse. Ben de biliyorum bazılarının olmayacağını, o yüzden yazıyorum zaten, orta yerimden çatlamamak için.
Bırakın uyduralım. Bakalım ne kadar uçabiliyoruz. İsteyen herkes de bana katılabilir, memnun olurum.
İlk yazı Fortis'in paketleri hakkında.
3 comments May 22, 2006
Brand Autopsy'yi ne zamandır okumuyordum. Pazarlamada neler olduğunu nelerin değiştiğini anlattığı bir sunumu paylaşmış. Sunumu buradan indirebilirsiniz.



1 comment May 22, 2006
Marketing Türkiye'nin haberine göre McDonalds'ın Tavukçuzade Niyazi Efendi" kampanyası, International FAB Award’s (Food and Beverage Creative Excellence Awards) ödüllerinde “integrated campaign” kategorisinde finale kalmış.

Reklamı ilk izlediğimde de web sayfasını incelediğimde de bayılmıştım. Ama kampanyanın hemen sonrasında kuş gribi patlak vermişti (yanlış hatırlamıyorsam). 19 Eylül'de yazdığım yazıda kampanyanın linkleri de var. sayfa hala duruyor. Yeniden izlemek keyifli oluyor.
Mc Donald's'dan Tavukçuzade Niyazi Efendi… tavukcuzade.com/
Reklam filminin hem İngilizce hem de Türkçe versiyonlarına buradan ulaşabilirsiniz. İngilizcesini de mutlaka izleyin. (Son karedeki tavuk sesine bayıldım. Aynı sesi çıkartabilmek için gıdaklamaya da başladım :))
Perde Arkası bölümü reklam filminin kamera arkasını içeriyor. Bu sayfadaki fotoğraflardan bir örnek aşağıda. (Sopaya bağlı tavuklara dikkatinizi çekmek istiyorum :))

McDonald's'ı çok sevmem (Burger King'i her zaman tercih ederim :)) ama ne demişler "yiğidi öldür hakkını yeme". Bence süper bir kampanya sayfası olmuş. Detaylı olarak incelenecekler arasına alıyorum.
Add comment May 21, 2006
Pazarlama ile ilgilenen herkes için çok önemli bir sergi haberi: "Aradığınız Kişiye Şu An Ulaşılamıyor".
"Hayat tarzı sergisi" olarak nitelenen sergi, 1980-2005 yılları arasında üretilen, yaşanan ve en nihayetinde tüketilen hayat tarzı temsillerini gazete kupürleri, reklamlar ve çeşitli objelerle sergide sunuluyor. Sergi fikri, A&B İletişim'den Sibel Asna'ya aitmiş. Rıfat Bali'nin "Tarz-ı Hayattan Lifestyle'a" adlı kitabından esinlenmiş. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyeleri Doç. Dr. Meltem Ahıska ile Yrd. Doç. Dr. Zafer Yenal da projeyi hayata geçirmişler. Serginin bölüm başlıkları, "Kendime Yeni Bir Ben Lazım", "Oha Falan Oldum Yani!", "Connecting People" gibi popüler olmuş şarkı, slogan ve deyişlerden oluşuyormuş.
Sergi 17 Eylül'e kadar açık. Yer: Osmanlı Bankası Müzesi (sanırım burası Bankalar Caddesi'nin Karaköy'e yakın olan kısmındaydı. Merkez Bankasına varmadan hemen sağda, gerçi yanlış da hatırlıyor olabilirim :))
Kaynak: Milliyet Gazetesi
Add comment May 18, 2006
Bu aralar diğer blogları biraz geriden takip ediyorum. Elma+alt+shift'te Bonus kartın yaptığı bir aktivasyon kampanyası anlatılmış. Bence çok güzel. Yazıyı aynen aktarıyorum.
Bu arada Elma+alt+shift'in birinci yaşını da kutluyorum.
Proximity İstanbul geçtiğimiz aylarda Bonus Card için bir “Aktivasyon Kampanyası” yapmış. Amaç, uzun zamandır Bonus Card’larını kullanmayan insanların kalplerini kazanarak, tekrar kullanmalarını sağlamak. Brief ise oldukça zorlayıcı: “Hediye göndermek istemiyoruz, öyle bir fikir bulun ki şimdiye kadar hiç yapılmamış olsun!”. Bunun üzerine ajans -bulunmamış olanı bulmak için- düşünmeye başlamış. Ve ortaya gerçekten de çok ilginç bir fikir çıkmış. İnsanlara özel bir kutu gönderilmiş ve Bonus Card’larını bu kutuya takmaları istenmiş. Kart, takılır takılmaz kendi ağzından konuşmaya başlamış:
- Merhaba, ben senin Bonus Card’ınım! Seninle konuşmak istediğim şeyler var. Son zamanlarda beni çok ihmal ediyorsun, ne bir çiçek alıyorsun ne de yemeğe götürüyorsun, tatile bile çıkmıyoruz………………………
Sonuç ise en az fikir kadar şaşırtıcı. Sadece bir ay içinde %43 geri gönüş ve %7 ciro artışı! Bu, “Kredi Kartı Aktivasyon Kampanyası” için mükemmel bir sonuç.
Tabii, her güzel şeyin bir de ödülü olmalı. Proximity İstanbul bu iş ile dünyaki tüm Proximity Network’leri arasında yapılan yarışmada B2C dalında ‘Golden Award’u evine götürmüş. Üstelik, tam bu ödülü kutlarken yeni bir ödül daha gelmiş. Yine dünya çapında tüm BBDO Group ajanslarının katıldığı “Best-of-the-Best” yarışmasında, kendi dalında 2005 yılının en yaratıcı işi seçilmiş.
Kaynak: Elmaaltshift
Add comment May 18, 2006
Derstsiz başıma dert açtığım yeni bir yazı daha. Uzun süredir aklımı kurcalayan bir sorıydu bu zaten; Acaba ilişkisel paarlamayı yanlış mı anladık? Kötü habere hazır olun, sanırım öyle…
5 comments May 15, 2006
Uzun zaman oldu birşeyler yazmayalı. Aradakiler eski yazılardı, onları saymıyorum. Nedenine gelince, malum, vize haftasıydı ve cılkım çıktı diyebilirim. Bir insanın ne kadar az uyku ve ne kadar çok kahve ile yaşayabileceğini test ettim. Fena değil, öyle de yaşanabiliyormuş ama nedense çevremdeki insanlar sürekli bir yavaş çekimde gibiydi. İnsan gözü açık da uyuyabiliyormuş meğer. Neyse, bütün bir haftasonu uyuyunca normal bir insan görüntüsüne yeniden kavuştum sayılır.
Uykusuz kalmamın tek nedeni vizeler değildi aslında, bir neden de vizelerden önceki haftasonunda İstanbul’a gitmemdi. Başka hiçbir kuvvet beni yerimden oynatamazdı ama konu diğer pazarlama blog yazarlarıyla tanışmak olunca, durum değişti (buna da değdi doğrusu). Uzun bir süredir, çok severek takip ettiğim blogların yazarlarıyla tanışma fırsatım oldu. İşte toplantı sonrası çekilen fotoğrafımız (A.Selim Tuncer’den arakladım bu bölümü

Yuvarlak masa toplantısına katılan pazarlama ve reklam bloglarının “gerçek” sahiplerini tanıtmak isterim: [1] Atölye, Tunç Kılınç (Fark yaratma atölyesi ustası…) [2] Eylülce, Gaye Ör [3] Marketing Türkiye, Günseli Özen Ocakoğlu (Genel Yayın Yönetmeni, ev sahibi…) [4] Elmaaltshift, Fırat Yıldız (’ın kaşları ve alnı!) [5] Molaverrahatla, Arzu Cihangir [6] Brand Box, Onur Yüksel [7] Pazarlama Canavarı, Dr. Zeki Yüksekbilgili (’nin kaşı ve burnu…) [8] Project House, Serhat Akkılıç (O da ev sahiplerinden…) [9] Ana Fikir, Selim Yörük (Aramıza karışan ördek yavrusu… Kanatlanınca uçup bizi bırakmayacak ama…) [10] MarketingMa, Alper Akcan (’ın gözleri ve çok çalışan beyni…) [11] Junior Copywriter, Murat Kaya (Pek junior gibi görünmüyor, onun da adı öyle!) [12] İnteraktif Yaklaşım, Murat Buyurgan [13] Pazarlama ve Başka Şeyler, Serdar Öner (Fotoğrafı onun çektiğini söylemiştim, ama bu kareyi Marketing Türkiye’den Burçin çekti.) [14] Marketallica, Özgür Alaz [15] Blogistan, Ben [16] A.Selim Tuncer (Biraz ürkmüş gibi duruyor, çünkü fotoğraf makinası gözüne giriyordu!)
Okumadığım bir blog olduğunu fark ettim bu toplantıda. Junior Copywriter, Murat Kaya. Ben nasıl kaçımışım bu yazıları diye de kızdım kendime. Okunmasını şiddetle tavsiye ettiğim bir yazar, mutlaka bir göz atın. Bir de daha önce çok az okuduğum Ana Fikir, Selim Yörük’de önemle takip edilecekler arasına girdi. Diğer yazarlar alınmasınlar, onları zaten sürekli takip ediyordum
Bu arada, yukarıdaki fotoğraf benim internetteki ilk fotoğrafım, yani ben de artık bu sanal alemde gerçekliğimi ispat etmiş oldum. Hadi bakalım hayırlısı…
Add comment May 15, 2006
Eski yazılardan bir tane daha: Etnografik Tüketici Araştırmaları. 12 Aralık 2005 tarihinde yayınlamışım. Hazırlarken çok keyif aldığım bir çalışma olmuştu, bir de yapmayı öğrenebilirsem tamam olacak
Keyifli okumalar
1 comment May 10, 2006
Bazen insan yakınındaki şeyleri görmüyor (gerçi bu ara ben hiçbir şey görmüyorum ama). Anadolu Üniversitesi Marketing Öğrenci Klübü web sayfasını yenilemiş (ne zamandır bakmıyordum yeni fark ettim). Sayfanın görüntüsü çok da hoş olmuş, hatta bir blog havası bile var sayfada. Gireyim, yorum yazayım, bir de blog ekleyin sayfaya diye öneri bırakayım dedim. Ama gelin görün ki, sayfada ne yorum/öneri yazmak için bir alan var ne de ulaşabileceğim bir mail adresi. Tek iletişim telefonla yapılabiliyor. Etkileşim sıfır :(
Bence sayfaya biraz etkileşim katmak hoş olabilir. Siz ne dersiniz?
1 comment May 10, 2006
Ödev zamanı geldi, öğrenciler kaynak arayışında. Bir yardım talebi üzerine Yeşil Pazarlama ile ilgili bir makale özetini yayınlıyorum. İlgisi ve ihtiyacı olanlara duyurulur.
17 comments May 10, 2006
Eski yazılarıma bakarken gözüme "The Long Tail" yazısı ilişti. Chris Anderson'un bloguna ne zamandır bakmadığımı fark ettim. Nihayet o da kitabını bitirmiş ve kitap şu anda ön siparişte. Son dönem yaptığı sunumlardan birisine buradan ulaşabilirsiniz: Does More Choice Mean More Sales?
Şu anda konuya ayıracak çok fazla vaktim olmadığı için eski yazımı aşağıda yeniden yayınlıyorum. (İlk fırsatta bu konuyu detaylı olarak yeniden inceleyeceğim) Anderson'un yaptığı araştırmaların sonuçlarını çok merak ediyorum. Bu sonuçlar belki de kitlesel pazarlamanın değişimine ilişkin çok önemli dayanak noktaları oluşturacak. İşte bu konuda yazdığım eski yazı ve gelen yorumlar.
Son günlerde, bir “The Long Tail” hikayesidir sürüp gidiyor. (Birkaç yerde rastladım ama havalar sıcak mı sıcak, üzerimde de bir tembellik var ki sormayın. Görmezden geldim yazılanları.) En son Micro Pesuasion’da Steve Rubel, yazdığı bir yazıda “The Long Tail” başlığına link vermiş. Şöyle bir göz attım, wikipedia’da bir sayfa. Grafikler, ekonomi, istatistik… Bulaşma Zeynep dedim içimden. Neyse ne “The Long Tail”. Ama içime de bir kurt düştü, nedir bu diye ? Tabi bir yandan da okuyucum benden yazı bekler, yeni haberler almak ister diye geçiriyorum aklımdan. (Çok duyarlı bir yazarımdır laf aramızda.)Bu düşüncelerle başladım okumaya.
Okudukça bir heyecan kapladı mı içimi, aman da ne güzel şeyler söylüyor bu adamlar diye. Hemen gaza geldim, başladım yazmaya. (Bu arada konuyu benden önce yazan var mı diye Google’da bir aradım, kimse yazmamış. Halbuki ben Altı Üstü Tasarım’dan veya Derin Sular'dan bu konuda bir yazı çıkabilir diye düşünmüştüm. Neyse ilk bana kısmetmiş. İlgilenirlerse devamını kendilerinden bekliyoruz artık :)) Eh bu kadar giriş faslı yeter. Artık sadede gelmenin zamanıdır.
Bu konuda Wikipedia’daki açıklamanın bir kısmı şöyle: “The Long Tail” ifadesi ilk olarak Chris Anderson tarafından kullanılmış. 2004 yılı başlarında yaptığı konuşmalarda ve Ekim 2004’te Wired Magazine’de yayınlanan makalesinde Anderson, uzun kuyruğun (long tail) mevcut ve ileriki iş modelleri üzerindeki etkilerini açıklamaya çalışmış. Anderson, mağazanın ya da dağıtım kanalının yeterince büyük olması halinde, talebi veya satış hacmi düşük olan ürünlerin toplamının, az sayıdaki “bestseller”ları veya “hit”leri geçecek veya bunlarla rekabet edebilecek bir pazar payı yaratabileceğini ileri sürmüş. Bu tanım çok açık gelmedi mi ? Peki, okumaya devam edin çünkü işin asıl heyecan verici kısmı Anderson’un makalesinde anlatılmış.
Anderson’un makalesinin tamamına buradan ulaşabilirsiniz. Ama, yok ben bu kadar uzun yazıyı okuyamam diyorsanız, buyurun size makaleden birkaç alıntı;
Makale, dağcılıkla ilgili iki farklı kitabın satış hikayeleriyle başlıyor. 1988 yılında, Joe Simpson tarafından yazılan “Touching the Void” isimli kitap, olumlu yorumlar almasına rağmen çok başarılı olamamış. Bu kitaptan yaklaşık 10 sene sonra, nerdeyse Touching the Void’in baskısı bitmişken, Jon Krakauer’in, “Into Thin Air” isimli kitabı ise bir anda bir hit haline gelmiş. Birdenbire, Simpson’ın “Touching the Void” isimli kitabı da, yeniden satılmaya başlamış. Kitabın yeni basımı yapılmış, kitapçılar kitabı “Into Thin Air” ile birlikte satmaya başlamışlar ve Simpson’ın kitabının satışları daha da artmış. Ocak ayında yapılan yeni baskı 14 hafta içinde tükenmiş ve sonuçta, “Touching the Void”in satışları “Into Thin Air”i ikiye katlamış. Peki ama bu nasıl olmuş ? Cevap çok basit. Amazon.com ve tavsiyeleri; “Into Thin Air”i seven müşteriler “Touching the Void”i de sevebilirler. Müşteriler bu öneriyi geri çevirmemişler, arkasından gelen olumlu okuyucu yorumları ile birlikte kitabın satışları almış başını gitmiş.
Anderson bunu, medya ve eğlence sektöründe, gücünü yeni yeni göstermeye başlayan bir ekonomik modelin örneği olarak değerlendiriyor. Amazon, Netflix, iTunes Music Store, Rhapsody ve benzeri firmaların satış verilerinin analizinin, gelecekte dijital eğlence dünyasının, bugünün pazarından çok farklı olacağını gösterdiğini söylüyor. Geçmişte ve büyük ölçüde şu anda sahip olduğumuz eğlence dünyası fiziksel ortamda cereyan ediyor ve bu da beraberinde iki sınırlama getiriyor. Bunlardan ilki, yeterli izleyici bulma zorunluluğu. Yani, bir filmin sinemalarda gösterilebilmesi için belli miktarda seyirciyi çekebilmesi gerekiyor ya da bir cd’nin bir dükkanda satışının devam etmesi için, yılda belli bir sayıda satışı olması gerekiyor. Her durumda perakendeciler, yeterli miktarda talebi olan ürünleri ellerinde tutmayı istiyorlar. (Doğal olarak.) Fiziki dünyanın yarattığı diğer bir sorun ise, doğrudan fiziksel kısıtlılıkla ilgili. Yani, her dükkanın sınırlı raf alanı olması durumu. Eğlence sektörü, 20 yy.’da bu iki kısıtı çok basit bir çözüm bularak aşmayı başarmış; Hitler yaratarak.
Hit'lerin oluşturduğu bu ekonomi, herkes için her şeyi bulundurmanın imkanının olmadığı bir çağın üretimi. Üretilen tüm CD’ler, DVD’ler ve bilgisayar oyunları için yeterli raf alanının olmadığı, tüm filmlerin gösterilebileceği yeterli sinemanın olmadığı ve tüm pogramların yayınlanabileceği yeterli TV veya radyo kanalının olmadığı bir çağın ürünü. Yani kıtlıklar/kısıtlılıklar dünyası. Ama şimdi, online dağıtım ve perakendecilik ile birlikte, bir bolluklar/çokluklar dünyasına adım atıyoruz.
Artık insanlar sadece hitlerle yetinmiyor, hepsinin bu ana yoldan ayrılan, farklı zevkleri var. Ve artık insanlar bu farklı zevklerini tatmin edecek, hit olmayan ürünleri de istiyorlar. Internet perakendecilerinin yüzlerce sayfalık listeleri, tüketicinin bu farklı zevklerini daha da körüklüyor.
Aşağıda, internet perakendecileri ve fiziki perakendecilerin taşıdıkları stok miktarları arasındaki uçurumu net olarak görebilirsiniz. İşte The Long Tail burada devreye giriyor. Anderson’a göre, uzun kuyruk üzerindeki hit olmayan ürünlerin toplamı, hitlerden daha büyük bir pazar yaratabiliyor. Bunu göstermek için de aşağıdaki satış grafiklerini kullanmış. Yani, Amazon satışlarının %57’sini diğer fiziki kitapçılarda olmayan ürünlerden, yani niş olarak tabir ettiği ürünlerden, kazanıyormuş. (Bu rakam daha sonra %25-30 olarak revize edilmiş. Tartışmanın detaylarını buradan okuyabilirsiniz.)


Stok maliyetlerinin olmaması veya çok düşük olması, raf alanı gibi bir kısıtlamanın bulunmaması, kitaplarda talep üzerine basım maliyetlerinin giderek düşmesi gibi gelişmeler ortaya konduğunda, uzun kuyruk (long tail) üzerinde bulunan her bir ürünün satışının, bir hit’in satışının yaratacağı kardan daha az olmayacağını ileri sürüyor
Anderson. Eğer hit ürünlerle aynı şekilde kar edebiliyorsanız (ki daha sonraki tartışmalarda maliyetlerin daha az ve karların daha çok olduğu yönünde de bir saptama yapılmış) neden bu niş ürünlere daha fazla yer vermeyesiniz ki ? Sonuçta size ek bir maliyet yaratmıyorlar. Üstelik fiziki kitapçılardan kendinizi ne kadar farklılaştırdığınızı bir düşünün. Artık tek farklılığınız fiyat olmayacak. Diğer yandan bu, tüketicileriniz için inanılmaz bir çeşitlilik anlamına geliyor. (Bu kouda ek bilgi için bu makaleyi de okuyabilirsiniz.) Amazon, Netflix, Rhapsody ve hatta Google (daha küçük firmaların reklamlarından daha fazla para kazanıyormuş) bunu yapıyor.
Ancak, kuyruğun uzun kısmı ne yazık ki şu anda tek başına yeterli değil. Yani, ilk aşamada müşteriyi çekebilmeniz için, grafiğin ilk kısmına, yani bestseller’lara veya hitlere de ihtiyacınız var. Bir diğer önemli konu ise, tüketicinizin bu niş ürünleri bulmasını sağlamak. Aynı Amazon’un yaptığı tavsiyeler bölümü gibi. (Bu ürünü alan kişiler şunları da aldı veya daha önce yaptığınız taramalara bakarak size yeni öneriler sunması gibi.) Yani iyi bir filtreleme sistemi olmadan uzun kuyruk üzerindeki ürünler sadece kalabalık yaratmış oluyor.
Anderson, şu anda bu konuyu kitaplaştırmak için çalışıyormuş. Aynı zamanda Longtail isimli bir blog’u da yürütüyor. Bu blog üzerinde (ve bazı diğer bloglarda. bu ve bu gibi ) bu konuda tartışmalar devam ediyor.
Not: Benim aklıma bir de bloglar geldi. (Kafayı bu konuyla bozdum ya.) Acaba, Türkiye’de blogları okuyan kişilerin toplamı (yani kuyruğun uzun kısmı üstündeki okluyucular), çok okunan internet sayfalarının okuyucu sayısını geçmeyi başaracak mı ?
Yazıya yapılan yorumlar:
Mehmet | 24/08/2005, 16:04 Esasinda Long Tail olayindan bahseden degil ama Anderson'in Amazon raporlarinda yer alan ve makalesinde verdigi dagcilik kitabi orneginden yola cikarak bir yazi yazmistim. Yazi gerci tasarimda Inukshuk teknigi ile ilgili idi.Long Tail'i uzun suredir takip ediyorum. Anderson'un savundugu tez bircok sanal isletmede gerceklesti ve gerceklesmeye devam ediyor. Ornegin iTunes Music Store icinde yer alan binlerce sarki var. Bir cogunun adini bile duymadik. Apple'in raporuna gore, iTunes Music Store icinde yer alan her sarki en az bir kez satilmis. Bu nasil olur? Ismini bile duymadigimiz gruplari, sarkilari kim alir? Acaba diger muzik satan sirketler, geleneksel raflarina bunlari koymasi mi gerekir? Iste butun bunlarin yaniti Long Tail'de yatiyor. Amazon'un Barnes and Noble'dan; Netflix'in Blockbuster'dan daha basarili olmasinin nedenleri bu. Long Tail
Derin Sular | 24/08/2005, 19:34 Güzel bir yazı olmuş.Mehmet Bey konuyu yanılmıyorsam kullanışlılık (user-friendliness)açısından değerlendirmişti.Ancak Derin Sular'dan çok pazarlama bloglarını ilgilendirebilecek bir konu bu.Sözü edilen CD'lerin ya da kitapların bir kısmı yasaklansaydı o zaman ilgilenebilirdim tabii.
Limoni | 25/08/2005, 22:45 Ellerine ve paylasimci ruhuna saglik.Cok keyifli bir yazi olmus.Atalarimiz herzamanki gibi hakli
"Damlaya damlaya gol oluyor " Benim mass marketimden ziyade benim mikro marketlerim bakisi artik ROI acisindan cok daha avantajli gibi gorunuyor.
Dragon | 26/08/2005, 09:59 Açıkçaı yazdıklarından çok faydalandığımı söyleyebilirim. En son "fiyatlandırma ve yaşanan sorunlar" isimli çalışmanı okudum. Hatta çıktı alıp okudum- önemli bulduğum uzun yazıları bilgisayardan okumam- ve çok aydınlatıcı oldu benim için. Bu tarz başka uzun yazıların varsa onlarıda palaşırsan sevinirm kendi adıma.
13 comments May 7, 2006
Ve nihayet Mehmet Doğan'ın kitabı çıktı. Kitabın tanıtım yazısından bir bölümü aşağıya aktardım. İdeefixe'de satışına başlanmış.
Her ne kadar bu yazıların çoğunu Altı Üstü Tasarım'da okumuş olsam da, sanırım ben hala kitabı tercih edenlerdenim (beynim hala analog çalışıyorsa ne yapabilirim ki?)
Ülkemizin birinci kuşaktan web profesyoneli Mehmet Doğan en güzel yazılarını sizin için derledi. Tümü www.altiustutasarim.com adresindeki 100 den fazla makalenin titizce seçiminden oluşan "Teknoloji Kimin Umurunda" kitabı, iş ve gündelik hayatın rutininde gözden kaçmış ya da bizatihi unutmak istediğimiz ayıntılardan; "Türkçe" düşünülememiş, düşünülmüşse de yazılamamış cesurca sorulardan ve bu sorulara yerinde ve tam zamanında verilen yanıtlardan oluşuyor.
Mehmet Doğan'ın perspektifinden "Teknoloji Kimin Umurunda", okuyucuyu, yeni bir "iş etiği" ve "estetiği" konusunda düşünmeye zorluyor ve "kullanıcı merkezli düşünce"nin ahlaki, stratejik ve teknik boyutları olduğunu; "müşteri" diye adlandırdırılan "zavallının" satın almak dışında, haklarının oluğunu; geliştirme süreçlerinde rol alan bizlerin, kullanıcı gibi düşünerek hem kullanılabilir, hem de estetik ürünler geliştirebileceğimizi ısrarla hatırlatıyor.
Murat K.Girgin (Tanıtım yazısının tamamı için tıklayın)
Add comment May 7, 2006
Eylül'ce adres değiştirerek yeniden yayına başladı. Yeni yazılarını hararetle bekliyoruz.
Yeni adres: http://eylulce.wordpress.com
Add comment May 7, 2006
Eski yazılarımı buraya taşımak istiyorum ama yoğunluktan dolayı henüz buna sıra gelemedi. Bir arkadaşım, Reklamlarda Ünlü Kullanımı ile ilgili derlemeyi istedi, onu yayınladım. Diğerleri Haziran ayında burada olacak inşallah.
Özellikle Ders Notları başlığı altında yayınladığım yazılar, hazırladığım ve teslim ettiğim ödevlerden oluşuyor. Bunlar içinden istediğiniz gibi alıntı yapabilir, ödevlerinizde veya başka nerede isterseniz kullanabilirsiniz. Sayfayı referans göstermeniz beni mutlu eder, göstermezseniz de canınız sağolsun
Ama sizlerden ricam, yazıları bir bütün olarak alıp, ödev olarak teslim etmemeniz.
Herkese kolay gelsin, özellikle de final dönemi yaklaşan öğrenci arkadaşlara.
Add comment May 3, 2006
| Süleyman SÖNMEZ on Bloglar ve Pazarlama | |
| Emrah Doğan on Bloglar ve Pazarlama | |
| zeynepozata on Bloglar ve Pazarlama | |
| tasdemir on Bloglar ve Pazarlama | |
| Bloglar ve Pazarlama… on Kimsenin çıkın gidin diyeme… |
