Add comment July 31, 2006
Archive for July, 2006
Aktivistler pazarlama bilimini/sanatını kullanmayı öğrenirlerse ne olur?
Son günlerde sosyal sorumluluk, sürdürülebilirlik, kurumsal vatandaşlık, üçüncü sektör ve benzeri konular oldukça revaçta. Ben de arada sırada burnumu sokuyorum bu konulara. İnceledikçe daha bir heyecanlanıyorum çünkü bu cephede ilginç gelişmeler oluyor: Aktivistler pazarlamayı öğreniyorlar…
Dünya tersine dönüyor: Birileri firmalara neyi yapıp neyi yapmamaları gerektiğini söylemeye başlıyor…
Günümüzde kar amacı gütmeyen kuruluşlar ve aktivist tüketici hareketleri kendini pek çok alanda gösteriyor. Sürdürülebilir tüketim, atıkların en aza indirilmesi, enerji kullanımında tasarruf, bazı ürünlerin kullanımından kaçınma ve sosyal sorumlu yatırımlar bunlardan birkaçı. Boykotlar, günümüz pazar ekonomisi içinde, tüketicilerin sahip oldukları en büyük silah durumunda. Kar amaçlı işletmeler ve bu işletmelerin karları üzerinden elde edecekleri vergileri düşünen hükümetler, doğal olarak bu boykotlara duyarsız kalamıyorlar. Dolayısıyla, tüketici boykotları, hem kurumsal hem de hükümet politikalarının değişiminde etkili bir güç olabiliyor.
Diğer yandan, kar amacı gütmeyen kuruluşlar da farklı faaliyetlerle firmalar üzerindeki baskılarını arttırıyorlar. Geçtiğimiz aylarda işte bu hareketlerin birisininden, çok kısa da olsa bahsetmiştim sizlere. The Meatrix filmleriyle gündeme gelen Sustainable Table projesiydi bu. Sustainable Table, Global Resource Action Center for the Environment (GRACE) tarafından, tüketicileri fabrikalaşan çiftlik sisteminin yarattığı sorunlara karşı eğitmek amacıyla hazırlanan bir kampanya. Sustainable Table, farkındalık yaratan kampanyalarla, tutundurma faaliyeleriyle ve fabrikalaşan çiftlik sistemi için elle tutulur çözümler üreterek, sürdürülebilir yiyecek için talebi arttırmayı ve tüketicileri eğitmeyi amaçlıyor.
Hazırlanan Meatrix filmleri bugüne kadar tüm dünyada 10 milyondan fazla izleyiciye ulaşmış, 25 dile çevrilmiş, dünyanın değişik yerlerindeki film festivallerine davet edilmiş ve 2005 Webby Award başta olmak üzere onlarca ödül almış (diğer ödüllere buradan bakabilirsiniz).
Beklenmedik bir Mücadele Yolu
Peki ama Sustainable Table nasıl oluyor da yüzlerce benzer kampanya içinden öne çıkmayı başarıyor. Cevabı aslında çok basit. Karşı oldukları güçler tüketicilere nasıl ulaşıyor ve onları etkiliyorlarsa onlar da aynı yollarla tüketicilere ulaşmışlar. Yani pazarlama aracılığıyla. Ama büyük firmalardan çok daha ucuza buldukları bir yöntemle, Ağızdan Ağıza İletişimle (wom).
Aslında işin buralara gelmesi doğrudan kendilerinin değil, kendileri gibi aktivist bir tasarım firmasının çabalarıyla olmuş. Free Range Graphics; yeteneklerini cheeseburger veya spor ayakkabı satmak için kulanmak yerine, sürdürülebilir ve iyi bir gelecek yaratmak için çalışan kuruluşlara hizmet vermeyi tercih eden bir firma (aşağıdaki resimde bu firmanın storewars isimli bir başka çalışması yer alıyor). Bu firma 2003 yılında kar amaçlı olmayan yüzlerce firmayı, yapacakları bir bağış için davet etmiş. Bu bağış, ücretsiz bir flash film hazırlanmasını içeriyormuş. Elemeler sonrasında kazanan GRACE’in Sustainable Table programı olmuş. Sonuç ise, onlarca ödül kazanan the Meatrix filmi olmuş.
Sadece film yetmez…
Filmler inanılmaz bir basitliğin yanında popüler bir film olan Matrix’in karakterlerinin süper çiftlik kahramanlarına dönüştürülmesi nedeniyle de büyük bir ilgi kazanmış. Kampanya kapsamında yapılan çalışmalar bununla bitmiyor. Kampanya ağırlıklı olarak internet üzerinden sürdürüldüğü için oldukça kapsamlı ve etkileşimli bir internet sitesi hazırlanmış. Bu siteden Sustainable Table’ın neyi savunduğunu ayrıntılı olarak öğrenmekle kalmıyor aynı zamanda onlara katılmak ya da destek olmak için neler yapabileceğinizi de öğreniyorsunuz. İşte kampanyanın yayılmasındaki en önemli unsurlar da burada sunulan seçeneklerde yatıyor. Kampanyaya destek vermek ve yaymak için neler mi yapılabiliyor;
- Link vermek: Bu işi olabildiğince kolaylaştırmışlar. Hazır bannerların yanısıra kullanılabilecek hazır metinler de var. İster sitenizde, ister blogunuzda, isterseniz arkadaşlarınıza mail atarken bu hazır bannerarı ve metinleri kullanabiliyorsunuz. Hiçbir zahmete gerek yok yani anlayacağınız.
- Yazı hazırlamak: Sadece bannerla kalmayın, film ve fabrikalaşan çiftlikler hakkındaki düşüncelerinizi de paylaşın sayfalarınızda diyorlar. Bunun için de size bazı ipuçları sunuyorlar. Neler hakkında yazılar yazabileceğinizi, yazınızı süslemek için kullanabileceğiniz grafikleri de beraberinde sunuyorlar.
- Filmi izlettirmek: Filmi sadece arkadaşlarınıza göndermekle kalmayın, bölgenizdeki sinemalardan da gösterimi için talepte bulunun diyorlar. Tahmin edebileceğiniz gibi sinemanın sahibiyle konuşulacaklara ve film formatlarına kadar her türlü detayı anlatıyorlar. Broşürleri ve posterleri de hazırlayıp gönderiyorlar. Bir de hediye mug veriyorlar üstüne.
- Sticker ve posterler: Sayfadan indirip basabileceğiniz stickerlar ve posterler var. Bunları basıp çevrenizdeki dükkanlara asabiliyorsunuz. Elbette bunların asılabileceği yerlerin de, hani bazıları aklınıza gelmez diye, bir listesi eklenmiş hemen altına.
- Filmi gösterin: Sadece sinemalarda değil kendinizin düzenleyeceği film gösterimleri ile de destek olabilirsiniz diyorlar. Ssöylemeye gerek var mı bilmiyorum ama ne tür toplantılar olacağını da kısaca sıralayıvermişler.
- Blog: Ve elbette Sustainable Table’ın bir de blogu var. Bloga yorum yazabilir ya da bloga kendi blogunuzdan link verebilirsiniz. Moopheus’a da MySpace üzerinden ulaşabilirsiniz.
En güzel çalışmalarını sona sakladım. Tüm bu yaptıklarınız sonrasında Pill Points (Hap puanlar) kazanıyorsunuz. Gerçi sayfadan bu puanlarla ne yapılacağını tam anlayamadım ama arkasında yine esprili bir fikir olduğuna inanıyorum. Bir yandan pazarlamayı kullanıp bir yandan da dalga geçiyorlar sanki… (Bu hap puanların esprisini anlamadıysanız gidip filmi izleyin lütfen.) Tüm bunların yanında zekice hazırlanmış başka faaliyetler de var tabi. Sürdürülebilir yemek partileri bunlardan sadece birisi. Daha onlarca yolla bu kampanyayı yaymanız için önerilerde bulunuyor site.
Şimdi merak ediyorsunuzdur, bu kız lafı nereye getirecek diye. Siz merak etmeye devam edin efendim. Bu yazı çok uzadı. Arkası yarın diyoruz ve burada kesiyoruz. Bu yazıdan öğrenilecek şey ise, kar amacı gütmeyen kuruluşların da pazarlamayı kullanmayı en az diğer büyük firmalar hatta belki de onlardan daha iyi öğrendikleri. Bu noktayı unutmayın zira yazıya kaldığım yerden devam ededeğim.
Şimdilik sağlıcakla ve izlemede kalın.
3 comments July 30, 2006
Son Atina postası: Biz, yaşlıların teknolojiyle ilişkisini araştırdık, peki bizim kongre(ler) ile ilişkimizi kim araştırsın?
Biliyorsunuz, Atina’daki kongrede sunduğumuz bildirilerden birisi, yaşlı tüketicilerin cep telefonu, bilgisayar ve internetle olan ilişkilerini kapsıyordu. (Biliyorsunuz değil mi? Daha önceki Atina yazılarını okumayan azınlıkta yer alıyorsanız, kaçırmayın derim.) İlk iki (1, 2) Atina yazısından sonra bu sonuncusu… Biz, yaşlıların teknolojiye ayak uyduramadıklarını araştıraduralım, bu arada bizim de nelere ayak uyduramadığımızı bu kongreyle öğrenmiş olduk. Biraz sonra açıklayacağım.
Atina’da birbirini takip eden iki farklı kongreye katıldık. İlk kongrede yaşlı tüketicilerle ilgili çalışmamızı sunduk. İkinci kongre ise spor yönetimi, ekonomisi ve pazarlaması ile ilgiliydi. Diğer iki çalışmamızı da burada sunduk. Sponsorluk yasasıyla ilgili olan çalışmayı ben sundum. Yaklaşık on yıl olmuştu İngilizce sunum yapmayalı. En son üniversitede öğrenciyken yapmıştım, bankada da bir kere yaptım, ama o sayılmaz. Bir kişi vardı ve ben sunum yapmak yerine sohbet tarzında bir anlatım yapmıştım.
Neyse efendim, salonda en az kırk kişi var, ben en sondan bir önceki konuşmacıyım. Sıra bana yaklaştıkça benim heyecan seviyem de artıyor, yüzüm bembeyaz, kalbim neredeyse yerinden fırlayacak. Önce İçlem çıktı. Hatun sanki anasının karnından İngilizce sunum yaparak çıkmış. Ne heyecan var ne korku. Sahnede bir rahatlık bir rahatlık sormayın. Bülbül gibi şakıyor, salon da ağzı açık onu dinliyor. Neyse çok açık etmeleyim kıskançlığımızı, gelelim bana.
Sıra bana geldi çattı. Çıktım sahneye, aldım sazı elime. Ufak bir espriyle lafa başladım. Millet yorulmuş, acıkmış, ortamı biraz yumuşatayım, ben de biraz gevşeyeyim ve vakit kazanayım diyorum, ama ellerim ve sesim titriyor. Farkındayım. Bu arada izleyen arkadaşlarım, o ilk anlarda bile heyecanımı hiç hissettirmediğimi söylediler, onlara da bu yorumları için ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Başladım anlatmaya, daha doğrusu slayttan okumaya… Ne söyleyeceğimi unuturum korkusundan gözümü slayttan ayırmaya cesaret edemiyorum. Ama bir kez başlayınca açıldım, rahatladım. Sahneye ilk çıkan sanki başka birisi, o an sunumu yapan başka birisiydi. Alnımın akıyla bana verilen sürede bitirdim sunumumu ve alkışları aldıktan sonra, gururlu bir edayla yerime dönüp oturdum.
Bunları ilk sunumumun anısı olsun diye yazdıktan sonra, gelelim asıl bizim için çok değerli olan gözlemlerimize… Bu kongrelerde edindiğimiz izlenimler, öğrendiğimiz şeyler akademik yaşamın başında insanlar olarak gerçekten çok önemliydi. Bakın, yaşlıları öğrenmeye çalışırken, spor ekonomisi, pazarlaması ve sponsorluk derken biz neler gözlemledik, neler öğrendik:
- Bir kere insanlar buralarda sayılara boğulmuş çalışmaları duymak istemiyorlar. Bu kongreler fikirlerin tartışıldığı, paylaşıldığı ve geliştirildiği ortamlar. Bu yüzden üzerinde tartışılabilecek konular daha fazla ilgi çekiyor. Bizler makale ile bildiriyi karıştırıyormuşuz, bunu öğrendim.
- Katılımcılar hemen her sunumu inanılmaz bir saygıyla ve dikkatle dinliyorlar, notlar alıyorlar. Ben önce bu notları kendileri için alıyorlar sanmıştım, hatta belki biraz da eleştiri yapmak için. Hiç beklemediğim bir şeyle karşılaştım, insanlar bu notları sunumlara katkıda bulunmak için alıyorlarmış. Sunumu yapan kişiye, bu konuyla ilgili olabilecek yayınlanmış veya yayınlanmamış çalışmalar hakkında bilgiler veriyorlar, hatta bir adım daha ileriye gidip ek olarak hangi araştırmaların yapılabileceği konusunda yorumda bulunuyorlar. Çalışmaya katkıda bulunmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Bu kongreler makaleler öncesinde önemli bir geribildirim alanı oluşturabiliyor, onu öğrendim.
- Çok güzel soru soruyorlar. Amaç konuşmacıyı sıkıştırmak değil, bir tartışma ortamı yaratıp konuyu daha derinlemesine ve farklı yönleriyle ele almak. Adamların hakkını yemeyelim, soru sormayı biliyorlar, bunu öğrendim.
- İngilizce’yi nasıl konuştuğumuz umurlarında değil. Bunun bizim anadilimiz olmadığını biliyorlar ve bizim aksanlı konuşmamız onlar için önemli bir şey değil. Önemli olan nasıl konuştuğumuz değil, ne söylediğimiz. Bu yüzden aksanlı veya kötü İngilizce konuşuyorum diye çekinmeye gerek olmadığını öğrendim. Özellikle de İtalyanlar’ın İngilizce’sini duyduktan sonra!
- Bir şekilde Türkiye olarak ilgilerini çekiyoruz. Özellikle Avrupalılar bizimle daha fazla ilgilendiler. Hatta ortak çalışmalara da açık olduklarını söyleyebilirim. Kendi içimize kapanıp durmaya gerek olmadığını öğrendim.
İşte bu kongreden bana geriye bunlar kaldı. Bakalım seneye nereye gideceğiz.
Not1: Sunumlar sırasında leyla gibi olduğumuzdan fotoğraf çekmeyi akıl edememişiz. Yukarıdaki fotoğraflar, sunumlar sonrasında yenilen yemeklerden.
Not2: Atina yolculuğumuz öncesinde bizi İstanbul’da ağırlayan Selim Tuncer‘e buradan bir kez daha teşekkür etmek istiyoruz.
4 comments July 27, 2006
Yorgun Doğdum, Dinlenmek İçin Yaşıyorum
Demin jazzetta‘ya uğradım. “Yorgun doğdum, dinlenmek için yaşıyom!” konusunu enine boyuna incelediği yazısı beni birden geçmişe götürdü.

Aklıma Yorgun Doğanlar Derneğimiz geldi. Sevgili Kadir arkadaşımızın kuruculuğunu üstlendiği bu dernek, inanılmaz bir tüzükle hayatına başlamıştı (gerçi ben derneğin sonraki üyelerindenim ama olsun). Tabi tahmin edebileceğiniz gibi, tembellikten, derneğin başka bir faaliyeti olmadı. Olsun, zaten amaç dinlenmekti.
İşte derneğin tüzüğü;
Madde 1 - İnsanlar yorgun doğar, dinlenmek icin yaşar.
Madde 2 - Çalısmak yorar.
Madde 3 - Gündüz dinlen ki gece rahat edesin.
Madde 4 - Yatağını kendini sevdiğin gibi sev, içinden cıkmayacağın gibi yap.
Madde 5 - Yarın yapabileceğin işi bugün yapma.
Madde 6 - Bugünün işini yarına bırakma, erteleyebileceğin kadar ertele.
Madde 7 - Dinlenen birini görünce otur ona yardım et.
Madde 8 - Oturman mümkünse ayakta durma, yatman mümkünse oturma.
Madde 9 - Tembellikten kimse ölmemiş.
Madde10 - Çalışma isteği duyunca bir yere otur, isteginin geçmesini bekle.
7 comments July 26, 2006
Meğer Ben Ne Derli Toplu Bir İnsanmışım…
Evet sayın seyirciler, buna ben de şaştım kaldım. Yalan tabi bunlar. Benim tüm derli topluluğum görüntüde. Yoksa gayet dağınık biriyimdir ama işi biliyorum.
Efendim, bugün ilkginç bir projeye dahil oldum. Kadir Doğan’ın hazırladığı ve bilgisayarların masaüstü görüntülerinden kişilik tahlili yaptığı bir bloga ziyaretçi oldum. İsmi masaüstüm. Amacı, masaüstlerinin insanlara ne ifade ettiğini öğrenmek. Bence çok iyi bir fikir. İlginç sonuçlar çıkacağına eminim.
O bunları öğrenirken ben de birşey öğrendim. İyi ki bilgisayarlar var. Yoksa ben aradığım hiçbir şeyi bulamazdım. İnanmazsanız çalışma masamın üstüne bakın. Bir de buradan bilgisayarımın masaüstüne bakın.
Masaüstüm adres: http://masaustum.blogspot.com/
2 comments July 26, 2006
Mah-Zen’in Kapıları Yavaş Yavaş Açılıyor…
Uzun zamandır hiç bu kadar keyifli bir yazı okumamıştım. Anı okumayı zaten çok severim. Bir de böyle güzel yazan birisinin elinden çıkarsa, daha da çok severim.
Mah-Zen’in kapıları yavaş yavaş açılıyor ve içindekiler günyüzüne çıkmaya başlıyor. Şöyle bir uğrayıp geçmeyin. Uzun uzadıya kalın, içinize sindire sindire, keyifle okuyun.
2 comments July 26, 2006
Bakalım Başımıza Neler Gelecek?
“Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi” adlı taslak rapor YÖK’ün sayfasında yayınlanmış. Oldukça uzun bir rapor (237 sayfa). Raporun tamamını okumayı istiyorum ama gücüm yeter mi bilmiyorum.
Sizler de en azından raporun başındaki özet kısmını okuyup (30 sayfa ama çabuk okunuyor), YÖk’ün sayfasından kendi öneri ve görüşlerinizi aktarabilirsiniz. Gerekli e-mail adreslerine bu sayfadan ulaşabilirsiniz.

Bakalım bu işin sonunda başımıza neler gelecek?
Add comment July 26, 2006
Çocuk Emeğini Sömürmeye Son
Birçok marka ve mağaza, ürettiklerinde ve sattıklarında çocuk işçi çalıştırılmadığını ve adil ticaret kurallarına uyulduğunu belirten işaret ve yazılar koyma ihtiyacı duymaya başladı.
18.’si düzenlenen Dünya Kupası büyük başarılarla bitti. Şampiyon İtalya olmasına karşı, en kazançlı ülke Almanya oldu. Ev sahipliği yapan Almanya’nın 25 milyar dolara varan bir ekonomik kazancının söz konusu olduğu ve Almanya 2006 organizasyon komitesinin muhteşem bir yönetim becerisi göstererek turnuvanın bir “karnaval” havasında geçmesini sağladığı ifade ediliyor…
Öyle bir organizasyon ki, kazanmayanı ve mutlu olmayanı yok. Turizmcisi, reklamcısı, dünyaca ünlü spor malzemeleri üreticileri ve satıcıları, hediyelik eşya mağazaları, bira ve alkollü içecek şirketleri ve hatta maç biletlerini ellerinde bulunduran karaborsacılara kadar herkes önemli boyutta kazançlı çıkmış…
Ancak dünyanın bu eğlence ve karnavalı deneyimini yaşayan mutlu insanlarının yanında, henüz çocukluklarını yaşamamış, eğlencenin ne olduğunu bilmeyen, hatta futbol maçı bile görmemiş yaşları 5 ile 15 arasında değişen, yaşından büyük sorumlulukları üstlenmiş çocukların farkına bile varılmıyor…
Yazının yamamı için tıklayın: Çocuk emeğini sömürmeye son! (Radikal 2)
2 comments July 24, 2006
Mektup, Mail ve Fokus Grup: Bir Yazı Nerelere Çekilebilir…
A.Selim Tuncer’le Tunç’un karşılıklı yazışmalarını okuyunca ben de bir iki şey çiziktireyim, muhabbetten geri kalmayayım dedim (konu araştırma olunca tutamıyorum kendimi :)).
Konu fokus grup olunca benim tüylerim ürperiyor, bile bile boşa harcanmış bir para diyorum içimden. (Her ne kadar İçlem fokus grupların iyi yapıldığında çok yararlı olabildiği görüşünde ısrarlı olsa da benim inanasım gelmiyor pek buna) Düşünün şimdi, birbirini tanımayan ve ilk defa orada gören 8-10 kişiyi bir odaya koyuyorsunuz. Başlarına da bir moderatör veriyorsunuz (ben görmedim ama bu bazen 2-3 kişi de olabiliyormuş). Arkasından bu görüşmenin videoya kaydedildiğini ve karşılarında duran camlı duvarın arkasında bir oda olduğunu, bu odada başka birilerinin de (kim olduklarını bilmiyorlar) bu konuşmaları dinlediklerini söylüyorsunuz. (Bu arada camlı duvarın arkasında, araştırma şirketinden ve araştırmayı yaptıran firmadan kişiler olabiliyor) Bunları duyan her bir görüşmeci zaten otomatik olarak koruma kalkanlarını devreye sokuyor. Tabi bir de ilk kez girilen bir ortamda ve ilk kez tanışılan bu kişiler arasında bir duruş göstermesi gerekiyor. İşte tüm bunlar reaksiyona girince sonuç olmadık istekler ve cevaplar olabiliyor. Tabi ben burada durumu biraz abartıyor olabilirim, elbette ki mantıklı şeylerin konuşulduğu ve iyi fikirlerin de ortaya atıldığı olabiliyor ama bunların oluşması çok fazla değişkene bağlı.
Fokus gruplar bana bir deney tasarımını andırıyor. Ama bu deneyde ne yazık ki kontrol edemediğiniz o kadar çok değişken var ki. Bu insanlar bitki değil ki, sadece eklediğiniz kimyasallardan etkilensin (gerçi bu da tartışılabilir bir konu ama neyse). İnsan bunlar, ne olsa etkileniyorlar. Hatta o odada olmayan, akılınızın ucundan dahi geçmeyen şeylerden dahi etkilenebiliyorlar ve sizin ruhunuz bile duymuyor. Yani o insanlara şöyle bir ürün olsa alır mıydın ya da bunu kullanır mısın, buna ne kadar para verirsin gibi sorular sorduğunuzda alacağınız cevapların nelerden etkilenerek verildiğini tahmin etmeniz zor, doğruluğundan emin olmanız ise daha da zor.
Peki fokus grupları öldürdük. Gelelim etnografik tüketici araştırmalarına. Bu işi bilenler diyor ki, bu tür araştırmalar çok sayıda görüşmeciyle yapılmaz. Yapılamaz çünkü inanılmaz çok zaman alır ve maliyet yaratır. Çünkü bu tip araştırmalar çok emek isteyen bir iştir. Örneğin derinlemesine görüşmeler yapıyorsunuz. İki saatlik bir görüşmenin bant çözümlemesi en az 6-8 saat alır. Bu sadece ilk adımdır. Sonra bu metinlerin tekrar tekrar okunup, değerlendirilmesi gerekir. Ayrıca, bir görüşmeciyle tek bir görüşme yapmanız da yeterli olmayabilir. Bu kişiyle defalarca görüşmeniz gerekebilir (o kişiyi tanımanız, kültürel kodlarını çözmeniz ve size güvenmesini sağlamanız için. Bu konuda Etnografik Tüketici Araştırmaları başlıkla yazımda bazı detaylar var) Üstelik bu tip araştırmaları genele de yayamazsınız, sadece görüşmeci kitlenize ve benzer özellikleri taşıyanlara özgü sonuçlardır elinizdekiler. Peki ama, bu araştırmalar tüm pazara yönelik stratejik kararlar almayı uman bir yöneticiye ne sağlayabilir?
Tamam, etnografik araştırmaları da koyduk mu bir kenara. Şimdi gelelim kantitatif araştırmalara. Aslında bu konuda en güzel yorumu Tunç yapmış;
Seçtiğiniz sorulardan, sorarken kullandığınız ifade tarzınıza (yazım diliniz veya ses tonunuz);
Ne zaman ve nerede sorduğunuzdan, cevap aldığınız kişinin o an içinde olduğu ruh haline kadar…
Araştırmayı yaptırdığınız şirketten, soruları soran görevliye;
Sonuçları derleyen kişiden, sunumu hazırlayan kişinin ve hatta sunan kişiye kadar herkesin katkısı ve etkisi var.
Tunç çok doğru söylüyor. Yukarıda saydıklarım ve saymadıklarım dahil, hiçbir araştırma tam olarak objektif olamaz. Bu durum, bazen araştırmanın deseninden kaynaklanır, bazen uygulamanın hatasından bazen de görüşmeciden ya da yorumcudan. Ne yazık ki bundan kurtulmanın bir yolu yok. Yaptırdığınız ya da yaptığınız tüm araştırmalar bir şekilde bozulmaya uğrar (şahsi fikrim bunun en az etnografik araştırmalarda olduğu yönünde, tabi doğru yapılmak kaydıyla).
Ancak, tüm olumsuz yönlerine rağmen, bu araştırmaların her birinin de hem uygulamacılara hem de biz akademisyenlere farklı katkıları olabileceğini düşünüyorum. Örneğin, bence fokus grupların çok etkili olarak kullanılabileceği bir alan var (ki kullanılıyor da). Yaratıcı fikirlerin keşfedilmesi. Diğer yandan, niche bir pazarınız varsa ya da spesifik bir probleminiz varsa etnografik araştırmalar size inanılmaz sonuçlar sunabilir (hem de diğer araştırmalara göre daha az bir maliyetle). Diğer yandan, pazardaki genel tutumları veya eğilimleri görmek için, kantitatif araştırmalar size çok şey sağlayabilir.
İşin özü şu; araştırmalar yalnızca birer araçtır ve ancak doğru zamanda ve durumda, doğru araştırma tekniğini (ve elbette ki doğru bir şekilde) kullanırsanız ve olası tehlikelerin de farkındaysanız işinize yarar. İyi bir araştırmadan mucizeler yaratmasını beklemeyin, gerçeği anlayabilmenize olanak sağlamasını bekleyin.
8 comments July 21, 2006
Atina Tatili 2
Atina Tatili başlıklı yazımı okuyanlar varsa hatırlayacaktır. Bu ziyaret aynı zamanda benim ve birlikte doktora yaptığım diğer arkadaşlarımın ilk uluslararası kongre deneyimi de oldu. Artık kongrelerden, sunduğumuz bildirilerden ve neler yaptığımızdan bahsetmenin vakti geldi sanırım.
Atina tatili deyip durduğuma bakmayın, tatil olduğunu dönerken anlayabildik ancak. Atina’ya gidene kadar da göbeğimiz çatladı. Tabi bu çatlama hazırladığımız bildirileri tamamlayabilme sıkıntısından kaynaklanıyordu. Geçen yıl bu zamanlarda başladığımız çalışmalar, yoğun doktora ders programıyla da birleşince, tamamlanmaları da haliyle biraz uzun zaman aldı. İsterseniz sırayla gidelim. Üç farklı çalışmamız vardı.
56 saat F1 izlenir mi? İzleniyormuş efendim…
Bunlardan birincisi 2005 yılında Türkiye’de ilki düzenlenen F1 İstanbul Grand Prix’sinde pist sponsoru olan markaların etkinliğini değerlendirmeye yönelik bir içerik analizi çalışmasıydı. Yaptığımız iş kısaca şuydu; markaların pistte bulundukları bölgelere ve kameranın çekim yerine göre, markaların isimlerinin ve logolarının görünürlüğü ve netliği gibi unsurlara bakmaya çalıştık. Bu çalışmaya başlayana kadar içerik analizi çalışmalarının diğer araştırmalara göre daha kolay olduğunu düşünürdüm. Sonuçta, sahaya çıkmıyorsunuz, insanları görüşme yapmaları ya da anket doldurmaları için zorlamıyorsunuz. Çalışmaya başlamadan önce şöyle dediğimi hatırlıyorum; Ne var canım, oturduğumuz yerden yaparız çalışmayı. Evet, oturduğumuz yerden yaptık çalışmayı ama toplamda 56 saat boyunca oturmak zorunda kaldık. Yanlış duymuyorsunuz. Bir yarış 56 saat izlenir mi demeyin, izleniyormuş. Hem de gözümüzü kırpmadan izledik, saniye saniye. (İki karar aldım bu çalışma sonrasında; 1. Bir daha detaylı düşünmeden içerik analizi çalışmalarına uçarak atlanmayacak, 2. Ömrümün geri kalanı boyunca F1 yarışı izlenmeyecek, zira artık arabaları dönerken izlemek midemi bulandırıyor)
Çalışmanın detaylarına girmiyorum. Çalışmanın iki önemli sonucu vardı. Bunlardan birincisi, yan duvarlarda ve köprü üzerlerinde yer alan markaların, diğer yerlerde yer alan markalara göre daha yüksek görünürlüğü olduğunun belirlenmesi. İkincisi ise, Allianz’ın, tüm pistte tek bir tabelası bulunmasına ve diğer markalara göre daha az sayıda görünmesine karşın, en net görülebilen marka olması. Bu Allianz tabelasının hem yeri hem de tabelanın büyüklüğü ile ilgili bir sonuç.
Sponsor ol, verginden düş…
İkincisi ise, 2004 yılında yürürlüğe giren yeni Sponsorluk Yasasının yansımalarının ne olduğuna bakmak amacıyla yaptığımız bir çalışmaydı. 2004 yılının Nisan ayında yürürlüğe giren bu yasa ile, amatör spor dallarına yapılan sponsorluklarda %100, profesyonel spor dallarına yapılan sponsorluklarda ise %50 vergi avantajı sağlanmış durumda. İşte bu çalışmada, sağlanan vergi avantajlarının nasıl sonuçlar doğurduğuna bakmaya çalıştık. İlkine göre çok daha rahat bir çalışmaydı çünkü tamamen ikincil verilere dayanarak hazırlandı. Amatör spor dallarında, yasanın çıkmasından bu yana geçen iki yılık süre içinde, $16 milyon değerinde, 204 adet sponsorluk anlaşması yapılmış. Bu anlaşmalardan en büyük payı klüpler almış. Federasyonlar arasında ise en yüksek pay satranç federasyonuna ait. Bunun da en büyük sebebi İş Bankası’yla yapılan sponsorluk anlaşması.
Yasa öncesinde Türkiye’deki spor sponsorluğu anlaşmalarının $200 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. 2005 sonunda ise bu rakamın $500 milyon ulaştığı söyleniyor. Elbette ki bu tutarın hemen hepsi profesyonel spor dallarında yapılan sponsorluk sözleşmelerinden geliyor. Başta futbol olmakla birlikte, basketbol ve diğer spor dallarına da ilginin arttığını görüyoruz. Son dönemlerdeki en yüksek tutarlı sözleşmelerden birisi ise Petrol Ofisi’nin F1 Türkiye Grand Prix’sine isim sponsorluğu (çalışmayı hazırlarken sözleşmenin tutarı açıklanmamıştı ama 3 ila 5 milyar arasında olduğu tahmin ediliyordu).
Sadede gelmek gerekirse, büyük firmalar profesyonel spor dallarına sponsor olmayı tercih ediyorlar (yasadan sonra da değişen fazla bir şey yok). Yasa da bu işi kolaylaştırıyor. Ama gene de tüm dünyadaki oranlara göre ülkemizdeki sponsorluk oranları hala çok yetersiz. Amatör spor dallarına ise yönelim çok daha düşük. Bunların elbette farklı sebepleri var. İlk olarak, yüksek tutarlı sponsorluk sözleşmelerini karşılayabilecek firma sayısı az. İkincisi, Türk firmalarının çoğu sponsorluğu hala bir bağış veya geri dönüşü olmayan bir ödeme olarak görüyor (çok büyüklerden bahsetmiyorum ama küçükler arasında durum hala böyle). Diğer yandan, sponsorluğu bir iletişim aracı olarak görenlerin de çoğu, sponsorluk faaliyetlerinin nasıl yönetilmesi gerektiğini bilmiyorlar. Kısacası, işin finansal kısmının desteklenmesi bir yere kadar sonuç veriyor. İkinci aşamada hem spor klüplerinin/sporcuların hem de firmaların sponsorluk konusunda bilgilendirilmeleri gerektiği ortaya çıkıyor. (Gençlik ve Spor Bakanlığı da bu ihtiyacın farkında aslında ve bu sene “Türk spor sponsoruyla buluşuyor” sloganıyla bir kampanya başlattı ve işin tüm taraflarını bilgilendirmeye çalışıyor.) Bir de tabi sektörün bu konunun uzmanlarına oldukça fazla ihtiyacı var.
Geldik son çalışmaya. Biliyorum yazı biraz uzadı ama çalışmalar uzun sürdü dedim ya. Kısa anlatsam ne yaptınız onca zaman dersiniz…
Teknoloji yaşlıların umurunda mı?
Kongrede sunduğumuz son çalışma ise doktora dersleri kapsamında hazırladığımız geniş kapsamlı bir nitel araştırmanın bir bölümü. Bu kapsamlı çalışmada yaşlı tüketicilerin çeşitli ürün kategorilerine karşı tutumlarını ve onların bu ürün kategorileri ile ilişkilerini anlamaya çalıştık. Kongrede sunduğumuz kısmı ise, yaşlı tüketicilerin cep telefonu, bilgisayar ve internetle olan ilişkilerini kapsıyodu. Araştırmada, tüketicilerle derinlemesine görüşmeler yapıldı. Bu görüşme metinleri içinden, yaşlı tüketicilerin bu ürünlere sahip olmaları, kullanımları ve bilgi düzeyleri ile ilgili değişkenler belirlendi. Hem bu değişkenler hem de her bir görüşme metninin detaylı değerlendirilmesi sonrasında, yaşlı tüketicilerin bu ürünlere ilişkin tutumları ve bu ürünlerle ilişkileri açısından dört gruba ayrılabileceğini gördük; Teknoloji aşıkları; teknolojiye ayak uyduramayanlar; teknolojiden bihaberler ve teknoloji karşıtları.
Tüm bu gruplar içinde teknolojiye ayak uyduramayanlar sayıca baskın geliyor. Bu gruptaki yaşlı tüketiciler, teknolojiyle baş edemeyeceklerini ve bu işin artık onlardan geçtiğini düşünüyorlar. Ancak, giderek daha fazla bu ürünlere ve hizmetlere dayalı hale gelmeye başlayan dünya içinde, bu geride kalma onlarda bir güvensizlik duygusu da yaratıyor. Çocuklarına ya da bu ürün/hizmetleri kulanabilen arkadaşlarına daha çok bağımlı hale geliyorlar. Yani aslında, bizlerin hayatını kolaylaştıran bu teknolojik ürünler, yaşlı tüketicilerin hayatlarının zorlaşmasına sebep oluyor. Bu noktada ortaya çıkan en önemli şey, firmaların bu yaşlı tüketicilere yönelik ürünler üzerinde daha fazla çalışmaları gerektiği. Son günlerde bu yönde bazı haberler çıkıyor, özellikle de cep telefonu alanında (Phone for boomers & their parents, Yaşlılar için daha yüksek)
Lafı epeyce uzattım. Kongre izlenimleri de sonraki yazıya kalsın artık.
Çalışmalarda yer alan diğer arkadaşlarımın ve hocalarımın isimleri:
The Evaluation Of Sponsorship Effectiveness: A Content Analysis Study On Televised Formula One Istanbul Grand Prix: Iclem ER, Dr. Metin ARGAN, F.Zeynep OZATA, Tugba KILICER
Reflections Of The New Sponsorship Regulations In Turkey: Signifıcant Developments In Sports Sponsorship: F.Zeynep OZATA, Tugba KILICER, Iclem ER, Dr. Metin ARGAN
Understanding the Older Consumer: A Qualitative Analysis of Consumption Patterns on Selected Product Categories; Sevgi A. Öztürk, F. Zeynep Özata, İçlem Er, Nil Esra Güldoğan
2 comments July 20, 2006
Blog Turu Sonlandı
23 Haziran’da başladığımız Blog Turu, bugün Marketing Post ‘un yazısıyla sonlandı. Tur hem çok keyifli oldu hem de çok bilgilendirici. Muhteşem sorular geldi tur boyunca. Özellikle A.Selim Tuncer, pazarlama dünyası içindeki çoğu insanın kafasında olan ama sormaya cesaret edemediği tek bir soruyla konuya son noktayı koydu.
Yeni iş fikirleri ve girişimler üzerine beynimizin her kıvrımını zorladığımız şu günlerde, tüketim kültürünün olumlu ve olumsuz yanlarını bir parça olsun değerlendirmiş ve kendimize ufak da olsa bir mola vermiş olduk. Blog turuna katılan tüm yazarlara ve soruları cevaplandırdığı için de Yavuz Hoca‘ya çok teşekkürler.
İşte Marketing Post‘un sorduğu sorulardan birisi ve Yavuz Hoca’nın cevabı:
Üniversitelerdeki pazarlama bölümleri tüketim kültürü üzerine ne gibi çalışmalar ve araştırmalar içindeler? Bu çalışmaların ve araştırmaların sonuçları sadece tez olarak mı kalıyor yoksa özel sektör ile paylaşılabiliyor mu?
Tüketim kültürü üzerine doğrudan pazarlama bölümünde yapılan uygulamalı araştırmalar maalesef çok fazla değil. Ayrıca tüketim ve kültürü sadece pazarlamanın çalışma alanı içinde de kalmıyor. Sosyoloji, antropoloji, ekonomi ve hata bilişim konularında çalışanlar da bu konularla doğrudan çalışma yapabiliyorlar. Özel sektör ile de paylaşılma söz konusu sevgili Cengiz, şu anda bile tüketim ve tüketim kültürüyle ilgili herkese açık olan, sosyolojik ve sanatsal açılımlar gösteren iki sergi de İstanbul’da ziyaret edilebilir. Bunlardan birisi Osmanlı Bankasında açık bulunan, Meltem Ahıska ile Zafer Yenal’ın hazırladıkları “Aradığınız Kişiye Şu An Ulaşılamıyor(Kitap , Sergi)” ve Aslı Deniz Helvacıoğlu’nun Bebek Lucca’daki “Küresel Gençlik-Tüketilen Duygular” isimli sergileri. Bu güzellikleri yaratan değerli kişilere de gerçekten en samimi duygularımızla teşekkür etmeliyiz.
Blog Turuna Katılan Tüm Yazarlar:
4 comments July 18, 2006
Blog Turu Son Hız Devam Ediyor
İlk üç yazarımızdan (Özgür Alaz, Prof.Dr.İsmail Kaya ve Selim Yörük) sonra, geçtiğimiz hafta da Onur Yüksel ve A.Selim Tuncer Yavuz Hoca‘ya yönelttikleri soruların cevaplarını yayınladılar. Her ikisi de tek bir soru sormuşlar ama sorular da soru hani…
A.Selim Tuncer oldukça zor bir soruyla karşısına çıkmış Yavuz Hoca’nın:
“Hocam, bir yandan “aracı” medya kuruluşları tüketim kültürünü empoze ederek “tüketici yurttaş” yaratma çabası sergilerken diğer yandan buna karşı bir tavrın, tüketici haklarıyla ilgili bir kültürün ve hukuki altyapının oluşturulmaya, geliştirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Siz de bu kitabınızda, bir bilim adamı sorumluluğu ve bir etelektüel içtenliğiyle tüketim alışkanlıklarının yarattığı köleliğe karşı çıkarken, diğer yandan, sahip olduğunuz “pazarlamacı” kimliğinizle, tüketim kültürünün oluşmasına hizmet eden “talep yaratma” amacını zımnen desteklemiş olmuyor musunuz? (Tabii kıyısından köşesinden de olsa, biz de!) Bu durum nedeniyle, kendi içinizde bir ikilem ve açmaz yaşadığınızı düşünüyor musunuz? Bu bağlamda, “yetinen toplum”la “pazarlama” ilişkisini nasıl kurguluyorsunuz?”
Onur Yüksel ise politik rejimlerin tüketime etkisini merak etmiş;
“Ülkelerin politik rejimlerinin tüketime etkisini merak ediyorum. Örneğin bir Arap ülkesi ile Küba arasındaki tüketim farklılığı sadece kültürel bir fark mı? Yoksa rejim etkisi var mı? Çin’in tüketim alışkanlıkları ile Küba’nın tüketim alışkanlıkları daha mı benzer?”
Add comment July 17, 2006
Şimdi Gerçekten Tatile Çıkıyorum
Yazılacak onlarca yazı var ama bu sefer gerçekten de tatile çıkıyorum. Çok yoğun bir yıl geçirdim. İki dönemde 11 ders aldım, onlarca ödev ve 3 bildiri hazırladık. Hayatımda hiç bu yıl olduğu kadar uykusuz kalmamıştım.
Herşeyi geride bırakıp, bir hafta kafamı dinlemeye gidiyorum. Gittiğim yerde internet yok, bilgisayar yok, televizyon yok. Kitap, hatta gazete bile okumayı düşünmüyorum (ama yanıma kitap alıyorum, ne olur ne olmaz). Bir hafta sonra buluşmak dileğiyle diyorum.
Not: Atina sunumlarının ve hazırladığım ödevlerden bazılarının detayları döndükten sonraya kaldı.
2 comments July 7, 2006
Düğününüzü Internetten Canlı Yayınlayın
Mutlaka bunu yapan başkaları da vardır ama ben ilk defa görüyorum. Eskişehir’de bir nikah ve düğün salonu, düğününüzü ya da nikahınızı internetten canlı yayınlıyormuş. Online tebrik de yapılabilen sitede, örnek çekimleri izleyebiliyorsunuz. Bu hizmeti ben evlenirken veriyor olsalar, benim çok işime yarardı. Güzel bir fikir bence.

Geriye bir tek, siteye bir POS ekleyip, online takı takma işlemini de internette taşımak kalmış. Evlilik konseptini sahiplenen bankalara duyurulur…
5 comments July 6, 2006
Pazarlama Lokomotifi
Yavuz Hoca, çok sevdiği eski yazılarından birisini kendi blogunda yayınlamış: “Pazarlama Lokomotifinde Geçmişten Geleceğe Yolculuk“. Geçmiş on yılı değerlendirdiği yazısını önümüzdeki yıllarda pazarlamayı nelerin beklediğine dair öngörüleriyle bitirmiş.
“Müşteri saç teli gibidir, kestikçe uzar” anlayışı ve uygulamasının tarih olacağını; soğuk ve aklın tek boyutluluğundan, duygu ve etkileşime önem veren uygulamalara geçileceğini; uygulamacılar ile kuramcılar arasındaki düşünce, uygulama farklılıklarının giderek azalacağını, iki kesimin birbirine daha fazla yaklaşacağını söylemiş yazısında. Sanırım çok da yanılmamış, ne dersiniz?
Yazının tamamı için: Pazarlama Lokomotifinde Geçmişten Geleceğe Yolculuk
3 comments July 6, 2006
Yemek Yap Ye
Aslında bu blog işine girdiğimden beri hep bir yemek blogu açma hayalim oldu ama derslerden fırsat bulup da bu hayali gerçekleştirmek kısmet olmadı. Hatta ismini bile bulmuştum: nepisirsek.com. Kadınlar bilirler, akşam yemeğinde ne pişirileceği bir derttir. İşte bu blog her bir akşam için bir öneri sunacaktı ama olmadı.
Neyse uzatmayalım lafı efendim, dün çok sevdiğim bir arkadaşımdan bir mail aldım. Eşi bir yemek sitesi açmış. Başlıktan da anlaşılabileceği gibi adı “yemek yap ye“. Site daha yeni açılmış, çok tarif yok ama geri planda cidi bir çalışma sürüyor, onu biliyorum.

Sitenin en büyük özelliği kullanıcı katılımına imkan vermesi (gerçi diğer yemek sitelerini bilmiyorum am bence güzel bir uygulama). Beni asıl ilgilendiren kısmı ise, sitede orjinal yemek tariflerinin yer alacağının söylenmesi. Yakın çevrem bilir, sürekli aynı yemekleri yeneyi sevmem. Hep farklı tatlar ve tarifler aranırım. Benim gibi düşünenler için iyi bir adres olabilir burası.
E hadi bakalım, yeni tariflerinizi bekliyoruz “yemek yap ye” ekibi. Ben de en kısa zamanda bir kaç tarfimle size katılacağım.
Site adresi: http://www.yemekyapye.com/
15 comments July 5, 2006
Blog Turundan Seçmeler
Yavuz Hoca‘nın blog turundaki ilk iki yazarımız sorularının cevaplarını yayınladılar. Bu sorulardan benim en çok beğendiklerimi aşağıda aktarmak istedim;
Özgür‘ün sorusu: 11 Eylul sonrası dünyada ve ülkemizde insanlar nasıl etkilendi? Duyarlılıkları, tüketim alışkanlıkları…

Terörün vurduğu ülkelerde 11 Eylülden hemen sonra meydana gelen güvensizlik ve korku ortamı, tüketimden ve alışveriş yapmaktan kaçınma gibi bir tavrın ortaya çıkmasına neden oldu. Bu açıdan, ABD Başkanı Bush ve İngiltere Başbakanı Blair’in vatandaşlarını tüketime ve alışverişe davet eden sözleri, bu yapıyı çok güzel ortaya koyuyor. Özellikle bireysel korunmaya odaklı olarak, korku ve terörden korunmaya yönelik önlem paketleri ve ürünlerine (sigortalar, daha güvenlikli evler ve arabalar gibi) olan talepte yoğun bir artış olduğu gözlemlenmekte. İnsanlar biraz daha fazlaca günü yaşamaya ve birçok şeyi de ertelememeye yöneldi. Bu da, tüketimle de bağlantılı olarak davranış biçimleri geliştiriyor. Hiç şüphesiz trendleri, modaları, eğilimleri belirleyen ülkelerdeki bu değişimler, onları takip eden ülkeleri ve tüketicileri de aynı yönde etkiliyor.
İsmail Hoca‘nın sorusu: .”Tüketmek tükenmektir” ve “tüketmek yaşamaktır” algılarından hangisinin galip gelmesini arzu edersiniz?
Bu iki görüş ve yaklaşımdan ikincisi hem kişisel olarak bana, hem de akademisyen olarak düşüncelerime yatkın geliyor. Araştırmalarıma göre elde ettiğim bir sonuç olarak diyebilirim ki yaşam bir sanattır. Tüketmek de yaşamın vazgeçilmez önemdeki bir öğesi olarak, sanattır. Yok eden, her şeyi hoyratça kullanıp bitiren bir tüketim anlayışının ötesinde, yaşamda mutluluklar, özgürlükler getirebilen ve içinde yaşadığı dünyayı yok etmeyen bir tüketimi insanlığın gerçekleştirmesinin olanaklı olduğunu düşünüyorum.
Blog turunu izlemeye devam edin. Çok yakında yeni sorular geliyor.
Selim Yörük‘ün sorusu: Kadınlara has bir özellik gibi vurgulanan, “tüketim çılgınlığı” olarak adlandırılan, kredi kartlarının yaygınlaşmasıyla birlikte had sahfaya ulaşan bagımlılığın nedenleri nelerdir?
Kadınların pasif ve yönetilebilir varlıklar olarak görülmesi, tüketimin kötü ve ikincil bir işlev olarak görüldüğü geçen yy’ın paradigmalarından bir tanesi. Kısaca kadın da tüketim de ikincil önemdedir ve pasiftirler.
Sizin söylediğiniz konu kadınları kendi kararlarını veremeyen, kendi ihtiyaçlarınının farkında olmayan, güdülmeye ve yönetilmeye mahkum varlıklar olarak gören bir düşüncenin satın alma ve tüketim olayındaki yansımasıdır. Bu yüzden kadınların belki farklı özellikleri vardır ancak bu onların erkeklere göre daha az bilinçli ve akıllı alışveriş ve tüketim yaptığı anlamına gelmez ve gelmemeli.
Sorunun alışveriş bağımlılığı ile ilgili bölümüne ise doğrudan “Tüketim Kültürü” kitabımdan bir alıntıyla cevap vermek istiyorum;
Günümüz insanı yoğun bir kaygı içinde yaşıyor ve tükettiği ölçüde mutlu olabildiğini zannediyor. Çağımızın insanı, doymak bilmezliği, yeme-içme, satın alma, vitrin bakma açgözlülüğüyle aşırı kaygılı nevrotik kişiliğe bürünüyor. Genel olarak nevrotik kişiliğin yanında tüketmek ve alışverişle bağlantılı olan birçok ruhsal rahatsızlıklardan söz edilebilir. Alışveriş iştahı, sahip olma hırsı, tüketim eşyalarına-nesnelerine düşkünlük, aşırılık, kontrolsüz biçimde ve dizginlenemiyorsa rahatsızlık haline gelmiş demektir.
Eşya Fetişizmi, Eşya Tutkunluğu, Alışveriş Bağımlılığı (Oniamani), Post-travmatik Alışveriş Rahatsızlığı, Obsessif-Kompolsif Alışveriş Bozuklukları gibi psikolojik sorunlar, “tüketici patolojileri” olarak sayılabilmektedir.
Amerikan Psikiyatri Derneği, alışveriş sendromunu “Obsessif Kompolsif Bozukluklar (takıntılı satınalma durumu) listesine aldı. Önüne geçilemez alışveriş tutkusuyla tüketiciler alışveriş yaparlarken geçici olarak mutlu olabilmekte, fantezilerini gerçekleştirebilmekte, bittiğinde ise birden bire çökmekte ve mutsuz olmaktadır. Bu gibi rahatsızlıklardan biri olarak “bağımlılık” durumunda, bireyin kendini gerçekleştirmek için tüketiyor olması yerine, bireyin kendisi tüketim tarafından tüketilmektedir.
Bu tür rahatsızlıklardan kurtulabilmek için öncelikle psikiyatrik ve psikolojik yardım almak günümüzde gittikçe önem kazanıyor. Bunun yanında, bireysel olarak ilk yapmamız gereken şey, durumumuz ile ilgili farkındalığımızı ve buna dayalı düşünce tarzında ve yaşam biçiminde değişiklikleri gerçekleştirmemiz gerekiyor. Seçme ve tüketme özgürlüğü sadece kendini gerçekleştirmek, kendini ifade edebilmek değil, aynı zamanda kendini yönetebilmektir de. Özet olarak kendimizi yok eden bir tüketimden kaçınmak, toplumsal olduğu kadar bireysel çabaları da gerektiriyor.
Add comment July 3, 2006
Atina Tatili
Evet, nihayet bu akademik camiadaki ilk uluslararası kongre katılımımızı gerçekleştirdik. Geçtiğimiz hafta Yunanistan’daydık. Atina’da iki kongreye katıldık. Çalışmalarımızı sunduk. Gelen diğer insanlarla tanıştık. Tabi Atina’yı da gezmeden dönmedik.(Yazının başlığı bakıpta sadece tatile gittiğimizi sanmayın sakın)
İşin aslı, Atina’ya ayak bastığımız andan itibaren, çevremizde birilerinin hep Türkçe konuşmaya başlamasını bekledik. Benzerlikler şaşırtıcıydı. İki ülkenin ve insanlarının birbirlerine ne kadar çok benzediğini fark ettik. Bir de tabi sıcaktan ve nemden deliye döndük.
Detayları daha sonra anlatacağım çünkü hala çok yorgunum.
2 comments July 3, 2006












