Son Atina postası: Biz, yaşlıların teknolojiyle ilişkisini araştırdık, peki bizim kongre(ler) ile ilişkimizi kim araştırsın?
July 27, 2006
Biliyorsunuz, Atina’daki kongrede sunduğumuz bildirilerden birisi, yaşlı tüketicilerin cep telefonu, bilgisayar ve internetle olan ilişkilerini kapsıyordu. (Biliyorsunuz değil mi? Daha önceki Atina yazılarını okumayan azınlıkta yer alıyorsanız, kaçırmayın derim.) İlk iki (1, 2) Atina yazısından sonra bu sonuncusu… Biz, yaşlıların teknolojiye ayak uyduramadıklarını araştıraduralım, bu arada bizim de nelere ayak uyduramadığımızı bu kongreyle öğrenmiş olduk. Biraz sonra açıklayacağım.
Atina’da birbirini takip eden iki farklı kongreye katıldık. İlk kongrede yaşlı tüketicilerle ilgili çalışmamızı sunduk. İkinci kongre ise spor yönetimi, ekonomisi ve pazarlaması ile ilgiliydi. Diğer iki çalışmamızı da burada sunduk. Sponsorluk yasasıyla ilgili olan çalışmayı ben sundum. Yaklaşık on yıl olmuştu İngilizce sunum yapmayalı. En son üniversitede öğrenciyken yapmıştım, bankada da bir kere yaptım, ama o sayılmaz. Bir kişi vardı ve ben sunum yapmak yerine sohbet tarzında bir anlatım yapmıştım.
Neyse efendim, salonda en az kırk kişi var, ben en sondan bir önceki konuşmacıyım. Sıra bana yaklaştıkça benim heyecan seviyem de artıyor, yüzüm bembeyaz, kalbim neredeyse yerinden fırlayacak. Önce İçlem çıktı. Hatun sanki anasının karnından İngilizce sunum yaparak çıkmış. Ne heyecan var ne korku. Sahnede bir rahatlık bir rahatlık sormayın. Bülbül gibi şakıyor, salon da ağzı açık onu dinliyor. Neyse çok açık etmeleyim kıskançlığımızı, gelelim bana.
Sıra bana geldi çattı. Çıktım sahneye, aldım sazı elime. Ufak bir espriyle lafa başladım. Millet yorulmuş, acıkmış, ortamı biraz yumuşatayım, ben de biraz gevşeyeyim ve vakit kazanayım diyorum, ama ellerim ve sesim titriyor. Farkındayım. Bu arada izleyen arkadaşlarım, o ilk anlarda bile heyecanımı hiç hissettirmediğimi söylediler, onlara da bu yorumları için ayrıca teşekkür etmek istiyorum. Başladım anlatmaya, daha doğrusu slayttan okumaya… Ne söyleyeceğimi unuturum korkusundan gözümü slayttan ayırmaya cesaret edemiyorum. Ama bir kez başlayınca açıldım, rahatladım. Sahneye ilk çıkan sanki başka birisi, o an sunumu yapan başka birisiydi. Alnımın akıyla bana verilen sürede bitirdim sunumumu ve alkışları aldıktan sonra, gururlu bir edayla yerime dönüp oturdum.
Bunları ilk sunumumun anısı olsun diye yazdıktan sonra, gelelim asıl bizim için çok değerli olan gözlemlerimize… Bu kongrelerde edindiğimiz izlenimler, öğrendiğimiz şeyler akademik yaşamın başında insanlar olarak gerçekten çok önemliydi. Bakın, yaşlıları öğrenmeye çalışırken, spor ekonomisi, pazarlaması ve sponsorluk derken biz neler gözlemledik, neler öğrendik:
- Bir kere insanlar buralarda sayılara boğulmuş çalışmaları duymak istemiyorlar. Bu kongreler fikirlerin tartışıldığı, paylaşıldığı ve geliştirildiği ortamlar. Bu yüzden üzerinde tartışılabilecek konular daha fazla ilgi çekiyor. Bizler makale ile bildiriyi karıştırıyormuşuz, bunu öğrendim.
- Katılımcılar hemen her sunumu inanılmaz bir saygıyla ve dikkatle dinliyorlar, notlar alıyorlar. Ben önce bu notları kendileri için alıyorlar sanmıştım, hatta belki biraz da eleştiri yapmak için. Hiç beklemediğim bir şeyle karşılaştım, insanlar bu notları sunumlara katkıda bulunmak için alıyorlarmış. Sunumu yapan kişiye, bu konuyla ilgili olabilecek yayınlanmış veya yayınlanmamış çalışmalar hakkında bilgiler veriyorlar, hatta bir adım daha ileriye gidip ek olarak hangi araştırmaların yapılabileceği konusunda yorumda bulunuyorlar. Çalışmaya katkıda bulunmak için birbirleriyle yarışıyorlar. Bu kongreler makaleler öncesinde önemli bir geribildirim alanı oluşturabiliyor, onu öğrendim.
- Çok güzel soru soruyorlar. Amaç konuşmacıyı sıkıştırmak değil, bir tartışma ortamı yaratıp konuyu daha derinlemesine ve farklı yönleriyle ele almak. Adamların hakkını yemeyelim, soru sormayı biliyorlar, bunu öğrendim.
- İngilizce’yi nasıl konuştuğumuz umurlarında değil. Bunun bizim anadilimiz olmadığını biliyorlar ve bizim aksanlı konuşmamız onlar için önemli bir şey değil. Önemli olan nasıl konuştuğumuz değil, ne söylediğimiz. Bu yüzden aksanlı veya kötü İngilizce konuşuyorum diye çekinmeye gerek olmadığını öğrendim. Özellikle de İtalyanlar’ın İngilizce’sini duyduktan sonra!
- Bir şekilde Türkiye olarak ilgilerini çekiyoruz. Özellikle Avrupalılar bizimle daha fazla ilgilendiler. Hatta ortak çalışmalara da açık olduklarını söyleyebilirim. Kendi içimize kapanıp durmaya gerek olmadığını öğrendim.
İşte bu kongreden bana geriye bunlar kaldı. Bakalım seneye nereye gideceğiz.
Not1: Sunumlar sırasında leyla gibi olduğumuzdan fotoğraf çekmeyi akıl edememişiz. Yukarıdaki fotoğraflar, sunumlar sonrasında yenilen yemeklerden.
Not2: Atina yolculuğumuz öncesinde bizi İstanbul’da ağırlayan Selim Tuncer‘e buradan bir kez daha teşekkür etmek istiyoruz.
4 Comments Add your own
Leave a Comment
Some HTML allowed:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <pre> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <strike> <strong>
Trackback this post | Subscribe to the comments via RSS Feed




1.
A. Selim Tuncer | July 28, 2006 at 9:17 pm
Seyahatten dönene “Yediğiniz içtiğiniz sizin olsun…” derler, ama siz de hep yeyip içtiklerinizi fotoğraflamışsınız nedense!
2.
İçlem | July 29, 2006 at 11:22 am
Bu kadar övgüyle beni mahcub ettin can dostum.
3.
yavuzodabasi | August 3, 2006 at 7:23 am
Çok güzel bir deneyim geçimiş olmanıza sevindim.Olumlu ortamın nasıl oması gerektiğini yazdığın için de ayrıca teşekkür ederim.Hepimizin öğreneceği ve ders alabileceği ipuçları var.Daha iyi ve güzele yolculuğun devam etmesini dilerim.
4.
ruzunoglu | May 10, 2008 at 6:04 am
çalışmalarınızın devamını diliyoruz