Add comment October 23, 2006
Archive for October, 2006
Büyük fikirler bunlara hazır olan kafalar için vardır…
Geçtiğimiz haftalarda “Bilimin Öncüleri” kitabını okudum. Kitap “Bilim nedir? Ne değildir?” sorusuyla başlıyor. Yazar, bilimin öncüleri olarak adlandırdığı bilim adamlarının hikâyelerine geçmeden önce, bilimsel yöntem, hipotez-gözlem ilişkisi, bilimsel kuram gibi bazı konulara da kısaca değiniyor. Bu ilk bölümde oldukça ilgi çekici olan konulardan birisi “bilimsel buluşta yöntemin ne olduğu” tartışmasının yapıldığı bölüm.
Einstein bu süreci şöyle özetliyor;
Bilim adamı önce problemine çözüm getiren ilkeleri bulmalı, sonra bu ilkelerden olgusal olarak yoklanabilir sonuçlar çıkarmalıdır. Bu iki etkinlikten ikincisi için okul öğretimi ona gereken kafa donatımını sağlamıştır; öyle ki, birinci evre aşılmışsa (yani açıklayıcı ilke bulunmuşsa), yeterli uğraş ve zeka gücünün onu aradığı başarıya ulaştıracağı söylenebilir. Ne var ki, birinci evredeki etkinlik değişik nitelikte bir sorundur. Kuram oluşturmada bizi başarılı kılacak ne bilinen bir yöntem vardır, ne de öğrenimle kazanılabilecek özel bir kafa donatımından söz edilebilir.
Gerçekten de kitap içinde okuduğunuz hikâyelerin çoğu sizi bu sonuca götürüyor. Yani çoğu bilim adamının buluşunun tesadüfî denebilecek koşullara bağlı olduğunu görüyorsunuz. Üstelik çok sayıda bilim adamının daha 30’una bile gelmeden en büyük buluşlarını gerçekleştirmiş, önemli üniversitelerde profesörlük unvanlarını almış olduklarını okuyorsunuz.
Tüm bu hikâyeler de doğal olarak bilimsel buluşların mantıksal bir yapı ile ilerlemenin sonucu olmaktan çok sezgi, içe doğuş, yaratıcı hayal gücü, zekâ gibi kişisel özellikler ve rastlantılar sonucu oluştuğu fikrini yaratıyor. Buraya kadar söylediklerim belki de çok bilinmeyen bir yaklaşım değil. Ancak beni asıl etkileyen şey, bu kişisel özelliklerin ve rastlantıların, buluşların yapılmasını bir anda ve öyle kolayca sağlamadığı. Bu insanlar sahip oldukları deha ve yaratıcı hayal güçlerinin yanı sıra inanılmaz bir bilgi birikimine ve çalışma, üretme disiplinine sahip kişiler. Sadece deha ve yaratıcılığın bilimsel buluşlar için yeterli olmadığı gerçeği ise bu kişilerin hikâyelerinin derinlerinde karşınıza çıkıyor. (more…)
15 comments October 21, 2006
Çocuklar öncelikle çocuktur, onları “tüketici” olarak tanımlayınca başlıyor sorun!..
Marketing Türkiye yeni sayısında “Çocuklar neden satın alır?” diye soruyor. Temel olarak çocukların neden satın aldığını, yaş gruplarına göre istek ve ihtiyaçlarının nasıl değiştiğini, hangi yaş grubunda hangi pazarlama yönteminin etkili olduğunu, karakterlerin markalar için önemini ve son olarak da çocuklara yönelik pazarlama çalışmalarında etik sorununu inceliyor. Biz pazarlama blog yazarlarından da bu konudaki görüşlerimizi bildirmemizi istediler. Zaten uzun zamandır aklıma takılan bir konuydu. Hazır meydanı bulmuşum, kaçırır mıyım hiç? İşte Marketing Türkiye’ye gönderdiğim yorum. Gerçi kırpıp kuşa çevirmişler ama neyse… Yazının uzun versiyonunu okumak için aşağıdaki more linkine tıklamanız yeterli.
Çocukların harçlıklarının ve harcama özgürlüklerinin artması, geleceğin tüketicileri olarak görülmeleri ve ailenin satın alma kararlarında ikna edici rol almaları gibi etmenler nedeniyle son yıllarda onlara yönelik pazarlama etkinliliklerinin artmış olduğunu söyleyebiliriz.
Çocuklara yönelik yapılan pazarlama iletişiminde etik sorunu neredeyse on yıllardır üzerine konuşulan ve bir çözüm bulunamamış konulardan birisidir. Henüz bilişsel gelişimini tamamlamamış ve reklamların amaçlarını anlamaya yetecek kadar hayat tecrübesi olmayan çocukların reklamlar karşısında savunmasız kaldığı bu eleştirilerin başında geliyor. Reklam onlar için ya eğlencedir ya da gerçek bir bilgi kaynağıdır. Bir diğer önemli eleştiri ise, bu reklamlar aracılığıyla çocukların ve gençlerin materyalizme özendirildiği, mutluluğun sadece ve sadece bu maddi varlıkları elde etmekten geçtiğini öğrettiği yönündedir. Reklamlar özellikle Amerika’da yaşanan obezite sorununun da başlıca suçlusu ilan edilmiştir. Bu eleştirilerin pek çoğu araştırmalarla da ortaya konmuş, haklı sebeplere dayanır.
Ancak, tüm bu sorulara yanıt bulunamamış ve sorunlar tam anlamıyla çözülememişken şimdi önümüzde çok büyük bir sorunla daha karşı karşıyayız. O da eğlence ile reklamlar arasındaki sınırın bulanıklaştığı yeni tür reklamlar. Yani ‘advertainment’. Çocuklara yönelik filmlere yerleştirilen markalar, çocuk dergilerinden çıkan marka sponsorlu yapbozlar ya da posterler, internetteki oyun sitelerine alınan reklamlar ve çocukların ziyaret ettikleri sitelerdeki ‘advergame’ler bunlardan sadece bazıları. Eğlence ile reklamın birbiri içine geçtiği bu ortamda bir çocuğun bunun gerçekte bir reklam olduğunu anlaması oldukça zordur ve yapılan araştırmalar da bu gerçeği destekler niteliktedir.
Bana göre en temel sorun ise, pazarlamacıların çocuk pazarına bakış açılarında yatıyor. Bir pazarlama akademisyeninin de ifade etmeye çalıştığı gibi pazarlamacılar onları çocuk olarak görmek yerine “tüketici” olarak tanımlıyorlar. Pazarlama dünyasının tüm gerçeklerinden habersiz bu çocukları, sadece cebindeki harçlıkları alınacak tüketiciler olarak görüyorlar. Çocuklar ise kendilerini önce çocuk olarak tanımlıyorlar. İşte belki de yıllardır bitmeyen çekişmenin sebebi de burada yatıyor. Çocuklara, onların anlayamayacağı ve kavrayamayacağı bir tanımlamayla bakmak, başta etik olmak üzere tüm sorunların kaynağını oluşturuyor. Bu mümkün müdür emin değilim, ama pazarlama bu bakış açısını değiştirdiğinde çözüm yolunda ilk adımı da atmış olacaktır.
4 comments October 15, 2006
Başarılı bir stratejinin bir planlama sürecinin sonucu olduğunu ortaya koyabilen ilk pazarlamacıya 100 dolar vereceğim…
Ben değil tabii. Tom Peters söylemiş bunu. Başarılı bir stratejinin bir planlama sürecinin sonucu olduğunu ortaya koyabilen ilk pazarlamacıya 100 dolar vereceğini söylemiş bir zamanlar. Ancak bu parayı hiç ödememiş.
Selim Tuncer’in “Acaba Andrea bizim yarın nasıl bir plan uygulayacağımızı tahmin ediyor?” başlıklı yazısını okuyunca, aklımı uzun zamandır kurcalayan bir konuyu artık bu sayfada deşmenin zamanının geldiğini düşündüm. Sorunum şu sevgili dostlar; “Stratejik pazarlama planları gerçekten işe yarıyor mu?”
Stratejik pazarlama planlarının asıl amacı, firmaya kalıcı bir rekabet avantajı sağlamaktır. Bunu gerçekleştirmek için de bir dizi aşamayı takip ederek pazara ilişkin bazı sayısal analizler yapmak, geleceği başarılı bir biçimde öngörmek, firmanın amaç ve hedeflerini belirlemek ve firmanın uzun vadeli stratejisini ortaya koyduktan sonra da bir sonraki yılın pazarlama planını hazırlamak gerekir. Bu süreç adım adım takip edilecek bir süreçtir ve bir aşama tamamlanmadan bir sonrakine geçilemez. Ayrıca stratejiler en az 5 yıl gibi uzun vadeler için belirlenir. Bu stratejilerin faaliyete dönüştüğü yer ise uygulama planlarıdır. İşte bu nedenle, belirlenen bu stratejiler bir yıllık pazarlama planlarıyla uygulamaya dönüştürülmeye çalışılır.
Elbette bu süreç kısa değildir. Yoğun bir veri toplama ve analiz sürecini içerir. Üstüne üstlük bu analizleri yapmak yetmez, bir de bunları yorumlamak gerekir. Geleceği şimdiden öngörmek gerekir (hem de en az 5 yıl önceden). Bu yeterli olur mu? Elbette ki hayır. Bu yorumlardan yola çıkarak stratejileri belirlemek belki de dünyanın en zor işidir. Yani öyle her sıradan insanın ya da firmanın yapabileceği bir iş değildir bu. Kaliteli insan gücünün yanında finansal güç de gerektirir.
Yıllardır stratejik pazarlama planlarının ne kadar önemli olduğunu okuyup durduk. İşletme okuyanlar, hele de Kotler okumuşlarsa, ezbere bilirler bu süreci. Ben işe başlarken Türkiye’deki büyük firmaların hepsinde bu sürecin yaşandığını, bu işin uzmanları olduğunu ve bu plan dahilinde hareket edildiğini sanırdım. Ne safmışım! Ne planı, ne programı? Bunları gördükçe aklımı kurcalamaya başladı bu iş. Acaba stratejik pazarlama planları gerçekten işe yarıyor mu?
9 comments October 6, 2006
İşte kurucularının ağzından marcomtürkiye;
Adını “pazarlama iletişimi” teriminden alan marcomturkiye;
Türkiye’deki yeni ve yaratıcı pazarlama iletişimi fikir ve tecrübelerini paylaşan ortak katılımlı bir blogdur.
Bizler sanat yönetmeni, yazar, stratejik planlamacı ve pazarlama profesonelleri olarak yaşamımızın merkezine araştırma, analiz etme, düşünme ve yaratma süreçlerini alarak yola çıktık.
Amacımız;
Reklam, halkla ilişkiler, mobil pazarlama, “online” pazarlama, viral pazarlama ve gerilla pazarlama gibi temel pazarlama iletişimi disiplinlerini ile ilgili gözlemlerimizi paylaşmak ve
Türk yaratıcılarına; yaşından, konumundan ve mesleğinden bağımsız interaktif bir platform sağlamak ve yayınlanmış yaratıcı işlerini Türkiye sınırları dışına taşımak.
Add comment October 3, 2006
Fikrimi çaldılar!
Marketing Türkiye Dergisi son sayısında “Fikrin Patenti Olur mu?” diye soruyor. Dergideki yazıyı okumadım henüz. Sadece derginin tanıtım e-postasından şöyle bir göz gezdirdim konuya. Sonra bugün Eylülce‘nin yazdığı yazıyı okudum. “Fikri patentlemek çözüm mü?” diye soruyor o da. Ama benim asıl ilgimi çeken Gaye’nin yazısına Simon templar tarafından yapılan yorum. O yorumun kısa bir bölümünü buraya da almak istiyorum;
Akademik bir fikir de üzerinde birşey geliştirdiğiniz sürece bir üründür. Yani ben bu konuyu çalışacağım deyip kimse yapmasın diye onun patentini alamam. Ala birşey geliştirirsem o zaman patentleyebilecek birşeyim olur.
Doktoraya başladığımdan bu yana bu fikir çalma konusunda yapılan sohbetlerin hiç bitmediğini gördüm. Çok hikayeler dinledim. Hikayeler genellikle şöyle gelişiyor. Akademisyenlerin birarada oldukları bir sohbet ortamında, birisi üzerinde çalışmayı düşündüğü konudan bahsediyor. Ama o kişi bu konu üzerinde çalışmaya başlamadan, sohbet edilen gruptan birisi konu hakkında bir çalışma yapıyor veya bir makale yazıyor. Ardından da yayınlıyor. İşte bundan sonra kopuyor kıyamet. Aralar bozuluyor, küslükler başlıyor.
Uzun zamandır benim de aklımda dönüyor bu soru. Hatta pazarlama blog yazarlarıyla yaptığımız toplantılardan birisinde Onur Yüksel‘e de sormuştum aynı soruyu. Üzerinde çalıştığım bir konunun patentini alabilir miyim? Sonradan düşününce çok komik geldi bu soru bana. Çünkü dünyanın dört bir yanında birileri aynı konu üzerinde çalışıyor ve çalışmaya da devam edecekler. Bunu önlemenin, konuyu önce ben buldum demenin bir anlamı yok. Hatta bu fikri birilerine söylemeniz de gerekmiyor. Bir bakıyorsunuz, dünyanın öteki ucundaki bir akademisyen sizin düşündüğümüz konu hakkında bir makale yazıvermiş.
Fikrinizi geliştirip bir ürün haline çevirmediğiniz sürece, bu fikir benimdi, ben yazacaktım demek gibi bir ayrıcalığınız yok. Konuları parselleyip, başkası bu alanda çalışmasın deme şansınız da yok. Ne yazık ki isteyen istediği konuda çalışır. Ancak bu noktada söylediklerimin yanlış anlaşılmasını da istemem. Burada benim tartıştığım konu, karşıdaki kişinin yaptığının doğru mu yoksa yanlış mı olduğu değil. Etik olup olmaması da değil. Benim anlatmaya çalıştığım, siz ne düşünürseniz düşünün birileri bunu yaparsa sizin söyleyeceklerinizin bir anlamının kalmayacağı. Dediğim gibi isteyen istediği konuya çalışır ve siz de ağzınızı açıp tek bir şey bile söyleyemezsiniz. Elinizde patlayan konuya bakar bakar dövünürsünüz.
Peki ama bulduğumuz ya da üzerinde çalıştığımız bir fikri nasıl koruyacağız. Başkaları bu sorunu nasıl çözüyor bilmiyorum ama benim benimsediğim yol şu;
- Bir kere hızlı olacaksınız. Çünkü akademik dünya da durup sizi beklemiyor. İlgi çekici alanlar hemen fark ediliyor. Bu yüzden fikri bulduğunuz anda çalışmaya başlayın.
- Üzerinde çalışmak için bir konu mu var aklımda, inanın bunu en son öğrenecek kişi bu blogu okuyanlardır. Kimse kusura bakmasın. Çalışma belirli bir olgunluğa gelene kadar bu sayfalarda tek kelime çıkmaz ağzımdan.
- Bulduğunuz fikir ya da konu üzerinde çalışırken, bundan çok yakınlarınız dışındaki kişilere bahsetmeyin. Çalışmanız belirli bir olgunluğa geldiğinde de eleştirilerini ve yorumlarını almak için güvendiğiniz kişilerden başkasına göndermeyin çalışmanızı.
Ha tüm bunlara rağmen sanmayın ki bir başkası siz çalışmayı yaparken çıkıp da aynı konuda bir makale yayınlamayacak. Dediğim gibi bu risk her zaman var. Bu dünyanın sonu mu? Elbette ki değil. Her akademisyenin farklı bir bakış açısı var. Aynı konuyu, aynı yöntemle ve hatta aynı yönleriyle ele alsanız bile siz ortaya bambaşka bir çalışma veya sonuç çıkartabilirsiniz. Bence önemli olan da bu zaten. Neyi çalıştığınız değil, neyi ortaya çıkattığınız.
Güncelleme:
Konuyla ilgili olarak Alper de bir yazı yazmış. Eğer fikriniz özgün değilse, ondan bir an önce kurtulmanın yolunu bulun!
Arzu’nun bu konudaki yazısına da kaçırmayın diyorum: Patent intihali engeller mi?
8 comments October 2, 2006











