Posts filed under 'Diğer Bloglardan Haberler'

Telefonlara kim bakıyor?

Finansbank ile yaşadığım Çağrı Merkezi Savaşları sonrasında aklımdan geçenleri Seth Godin çok güzel özetlemiş. Müşteriye ulaşmak ve sesinizi ona duyurmak için bu kadar çaba harcadığınız bir dönemde, müşteriniz zamanını ve ilgisini size ayırıp, sizi aradığında ona nasıl davranıyorsunuz? Telefon ilk çaldığında cevap veriyor musunuz? Yoksa, şu anda diğer müşterilerimizle ilgileniyoruz, uzunca bir süre beklerseniz ancak o zaman sizinle ilgilenmeye vakit bulabiliriz mi diyorsunuz? Seth Godin’in yazısının tamamını aşağıya alıntılıyorum. Mutlaka dikkate alınması gereken bir konu.

Who answers the phone?

The new rules mean that the most valuable marketing event is almost always an inbound phone call. An inbound phone call is the ultimate in short-term permission. The customer or prospect is taking the time to call you. She’s focused, interested, paying attention and willing to trust you.
Think for a minute about how much you spend (and how high up in the organization the discussions go) when it’s time for a new logo or a new Super Bowl ad.

And yet, even though the rules have changed, the lowest-paid, least-respected, highest-turnover jobs in the organization now do the most important marketing work.

Scharffen-Berger Chocolate (which I’ve featured in some of my books) was bought by Hershey three years ago. They bought it because of me (and people like me). People who will go out of their way to find high quality dark chocolate and then pay a huge premium to buy it.

I’ve been really disappointed with the quality of their product for a few months. It seems to me that in order to ramp up production, they’ve smoothed out some edges and the product is becoming boring. Fewer high notes, less interesting. So, I
called.

The operator, who couldn’t have been nicer, offered me a coupon for a free replacement bar. A replacement of what? More of the same mediocre product I was calling to complain about? Of course, she was just doing her job, but who’s fault is that? Who decided to give her nothing but a script, who decided not to take the inbound calls seriously, who decided that it made sense to put up a wall instead of opening a door? I guess the short version is, “why isn’t the brand manager answering the phone?” “Your call is very important to us,” does not jibe with, “Due to unusually heavy call volume.”

And the phrase, “I’m sorry, I’m just doing my job,” does not match up with the marketing event of a person taking the time to call (or to email).

No, of course Sumner Redstone can’t answer every single letter sent to Viacom. But…
Shouldn’t every single inbound call be answered in one ring? Shouldn’t there be as much spent on self-service customer support as is spent on the design of the selling part of your website? Shouldn’t you be tracking in the finest detail what people have to say when they call in? Shouldn’t you be rewarding call center operators by how long they keep people on the phone, not how many calls they can handle a minute? Shouldn’t there be an easy, fast and happy way for an operator to instantly upgrade a call to management (not a supervisor, I hate supervisors) who can actually learn
something from the caller, not just make them go away?

And I guess that’s my biggest point: the goal of every single interaction should be to upgrade the brand’s value in the eye of the caller and to learn something about how to do better, not to get the caller to just go away.



4 comments April 18, 2008

İçerik arttı, mertlik bozuldu…

Geçen hafta, çok sevdiğim Mine Oyman hocam etkileşimli pazarlama, özellikle de bloglar üzerine konuşmak için beni dersine davet etti. O andan itibaren bir huzursuzluk sardı bedenimi. Konu temelde bloglar olmakla birlikte etkileşimli pazarlama çervesinde dönecekti ve fakat Mine Hoca’nın bilmediği şey, benim uzunca bir süredir bu alemleri takip etmiyor olmamdı. Uzuncadan kastım yaklaşık altı ay ancak, bu işin içinde olanlar çok iyi bilirler ki bu süre önemli değişimlerin yaşanmasına yeter de artar bile.

Anlatmaya nereden başlayayım diye düşünürken, aklıma birden Altı Üstü Tasarım için hazırlamış olduğum bir yazı geldi; Bizim Zamanımızda İnternet’e Bağlanmak İçin Bir Numara Çevriliyordu… En sevdiğim yazımlarımdan birisi olmanın yanında bu yazımın, yeni enformasyon teknolojilerinin yarattığı değişimi özet biçimde aktardığını düşünürüm. Geçen yüzyılın sonunda Internet balonunun patlamasıyla yaşanan çöküş, çoğu firmanın Internet’e olan güvenini tamamen sıfırlamışken, bugün gelinen noktada karşımızda bambaşka bir Internet var: Web 2.0. Bu yeni Internet, ilk nesilden farklı olarak parayla çok da ilgili gözükmüyor. Daha çok bilginin ve eğlencenin paylaşımı, diğer insanlarla kurulan ağlar, yaratılan bedava içerik gibi kavramlarla ilgili.

831001_84675979.jpg

Alemşah’ın Etkileşimli Pazarlama sunumu aslında bu yeni dönemin kavramlarını çok güzel ortaya koyuyor; yenilikçi iş fikirleri, paylaşım, duruma uygun içerik, kişiselleştirme, sanal kişiliklerimiz, katılım, etkileşim, beraber üretim, deneyim, virütik pazarlama, ağızdan ağıza iletişim ve social networking.

İşte bu noktaya kadar herşey tamamdı ama acaba son altı ayda ne olmuştu. Bunu öğrenmek için Steve Rubel’in MicroPersuasion bloguna bir uğradım ve son iki üç aydır yazdıklarını şöyle hızlıca bir gözden geçirdim. Gelin birlikte neler değişmiş ve bizi daha ne gibi değişimler bekliyor birlikte bakalım.

Yukarıda bahsettiğim yazımda diyorum ya Internet üzerinde kitle iletişimi devri kapanıyor ve yerini kitlelerin birbirleriyle paylaşımda bulundukları yeni bir yapı alıyor diye. İşte bu yeni dönemin en önemli gelişimelerinden birisi kullanıcılar tarafından yaratılan içerik ve bu içeriğin özgürce paylaşımı idi. Özellikle de bloglar bu yeni akımın en önemli aktörleriydi. Bu gelişmelerle birlikte ortaya çıkan “Uzun Kuyruk” teorisi hepimizin gönlünde taht kumuştu. Bu fikir, biz teknoloji aşıklarını delicesine heyecanlandırıyordu. Dünya geri dönülmez bir şekilde değişiyordu ve biz buna tanıklık etmekle kalmıyor aynı zamanda bu değişimin içinde yer alıyor, değişimi bizler yaratıyorduk.

831003_63181656.jpg

İlk zamanlarda çoşkuyla karşılanan bu içerik bolluğu zamanla bir enformasyon bombardımanına dönüşmeye başladı. Rubel’in deyişiyle klasik iktisat kuralları, yaratılan bu içerik için de geçerli oluyordu. İçerik (yani arz) arttıkça bir mal (commodity) halini almaya başlıyor ve değersizleşiyordu. İçerik arttıkça insanları o web sitelerine çekmek giderek zorlaşıyordu. Ne yazık ki insanların dikkatleri Moore Yasası’na uyum göstermiyor. Dikkatlerimizin de zamanımızın da bir sınırı var ve biz artık RSS takipçilerimizde, e-postalarımızda biriken enformasyona  yetişemez olduk.

Bu süreç beraberinde bazı önemli değişimleri de getireceğe benziyor (hatta Rubel bu değişimin başladığını da söylüyor). Bunlardan ilki, insanların şimdiye kadar neredeyse yutarcasına almaya çalıştıkları enformasyon miktarına bir sınır getirecekleri. Bunu kendi hayatımda bizzat yaşıyorum aslında. Çok daha az sayıda blog takip etmeye başladım ve e-posta aboneliklerimin neredeyse tamamını iptal ettim. Enformasyon kaynaklarımı elimden geldiğince rafineleştirmeye çalışıyorum. Hem nicel hem de nitel anlamda.

831004_93301705.jpg

Bu değişimin ilişkili olduğu bir diğer nokta ise Mikro Medya ismi verilen akımın yükselişe geçmesi. Mikro medya kavramı, Internet üzerindeki sosyal ağlar veya sosyal medya olarak adlandırılan ortamlar aracılığıyla ses veya video mesajlarının paylaşımı anlamına geliyor. YouTube ve benzeri ortamların bu denli popüler olması boşuna değil anlayacağınız. Bir yandan kablosuz Internet erişiminin, diğer yandan mobil cihazların görüntü ve ses kalitelerinin artması da bu akımı destekliyor. Rubel, mikro medya akımı ile birlikte gönderi sayılarının artacağını ancak buna karşılık olarak içeriklerin giderek kısalacağını öngörüyor. Bu  gelişmeler elbette yazılı içeriğin öldüğü anlamına gelmiyor ancak sanırım benim o uzun yazılarıma müşteri bulmam oldukça zorlaşacağa benziyor.

Aslında bu gelişmelerle oldukça bağlantılı bir başka gelişme ise “Generation Cash” kavramı. Kullanıcı tarafından yaratılan içerik ile birlikte “Generation Content” kavramı ortaya çıkmıştı. Yarattığı içeriği bedava olarak diğerleriyle paylaşan bir nesilden bahsediyorduk. Aynı zamanda, gerek üretim gerekse de iletişim süreçlerinde aktif bir katılım sağlayan, görüşlerini paylaşan ve böylelikle de işletmelere yol gösteren bir kullanıcı/tüketici kitlesi ortaya çıkmıştı. Öyle ki işletmelerin dünya para verip toplayamayacakları bazı önerileri bedavaya bu kullanıcılardan alabiliyorlardı. Ancak, web sayfaları kaliteli içeriği kendi sayfalarına çekmek, işletmeler ise yetenekli kullanıcılarının fikirlerini kapmak için paranın ucunu göstermeye başlamışlar sanırım. Kimileri doğrudan ödemelerle, kimileriyse reklam gelirlerinin paylaşılmasıyla kullanıcıyı kendisine çekmeye çalışıyor anlaşılan. Bu yeni neslin adı da “Generation Cash”. Yani yarattığı içeriği bir şekilde nakite çevirmeye çalışan bir nesil geliyor. Türkiye’de de eAnlat sayfası bu uygulamalara bir örnek.

831005_24622595.jpg

Artan içeriğin bir diğer önemli yansıması ise kullanıcının arama sayfalarını daha yoğun kullanması oldu. Bu durum sayfaları ziyaret eden kullanıcıların en önemli kaynaklarını arama motorları haline getiriyor. Rubel gibi benim de ziyaretçilerimin çok önemli bir kısmı Google’dan geliyorlar ve düzenli okuyucularım değiller. Okuyucu giderek daha az sayıda sayfayı aklında tutmaya başlıyor ve ne zaman bilgiye ihtiyacı olsa Google sayesinde doğru adresi bulacağını düşünüyor. Ancak ne yazık ki Google’ın içinde aradığınızı buşmak da artık öyle kolay olmuyor. Doğru bilgiyi, kısa zamanda bulabilmek giderek zorlaşıyor.

Tüm bu anlattıklarım ne yazık ki Internet üzerinde yarattığımız herşeyi ne denli çabuk tüketmeye başladığımızın bir göstergesi bana göre. Öyle hızlı bir tüketim ki artık uzun yazılar okumaya tahammülümüz yok. O yazıda anlatılmak isteneni tek bir fotoğraf özetlesin istiyoruz. O fotoğrafa da şöyle bir bakıp geçiyoruz çünkü sırada bakılması gereken daha yüzlercesi var. Miktarın çokluğu giderek yüzeyselleşmemize, herşeyden biraz alacağım diye hiçbirşeyi derinlemesine anlamamamıza neden oluyor. Sürekli yeni ortamları tüketmeye başladık. Bundan bir süre önce bloglar baştacımız iken şimdi Facebook ve benzeri sayfalara sardırmış durumdayız. Sanmayın ki bu çok uzun sürecek. Elbette yeni Facebook’lar çıkacak ve hepimiz oraya doğru koşmaya başlayacağız, Üstelik bunun olması da çok fazla zaman almayacak.

Lafı buraya kadar getirmişken Facebook’tan bahsetmemek olmaz diyorsunuz, biliyorum ama o da önümüzdeki haftalara kalsın.


Add comment November 3, 2007

Blog Action Day

Benim blog sürekli bir pasif direnişe geçti geçmesine ama, arada sırada şöyle ağız tadıyla bir eylem yapmak da istiyor insanın canı yahu. İş böyle olunca da kalktım “Blog Action Day” hareketine katıldım. Gerçi benim yapacağım eylem ancak bu boyutta olabilir, ama olsun. Hiç yoktan iyidir.

Katıldım katılmasına da bir anda aklımdan çıkıvermiş eylemin günü. Süper bir aktivistim anlayacağınız. Neyse, ucuz atlattık diyebiliriz. Bir anda gözüme ilişti anasayfamdaki banner. Bu saat olmuş, gözlerim acımaya başlamış. Bir ton da ütü yapmışım. E, ne yazacağım şimdi?

Bu ilk eylem çevreyle ilgili konularda bir gündem oluşturmayı amaçlyor. Bu harekete katılan tüm blog yazarları, 15 Ekim tarihinde çevreyle ilgili istedikleri bir konu hakkında yazı yazacaklar. Neyse ki zamanında bol bol çevre ve sürdürülebilirlik konularına değinmişim. Ben de bu seferlik biraz bu arşivden yararlanayım dedim. Buyurun onlardan birisini seçin.

What is the Meatrix?

Sosyal Sorumlu Tüketici

Yeşil Pazarlama

Çocuk Emeğini Sömürmeye Son

Aktivistler pazarlama bilimini/sanatını kullanmayı öğrenirlerse ne olur?

Doğru şeyler yaptığınızı düşündüğünüz anda bile neyle karşılaşacağınızı bilemeyebilirsiniz…

Bu arada sonraki eylemlere katılmak isteyenler de buyursun “Blog Action Day” sayfasına.


1 comment October 15, 2007

Kara tren gecikir, belki hiç gelmez…

Günlerdir tüm kanallarda her dakika karşımıza çıkan bir tren var ya. İşte o trenin meğer bambaşka bir hikayesi varmış arkadaşlar. Anlayan anlamıştır sanırım şimdiye kadar. Evet, Ziraat’in treninden bahsediyorum.

Züccaciyeci Çemkir Bey hikayeyi tüm detaylarıyla aktarmış, ama ben bizimle ilgili olan kısımlarını şöyle kısa bir özet geçeyim sizlere. Hikayemiz dört yıl önce başlıyor. Ziraat Bankası o zaman çalıştığı ajans olan Mass Ajans’tan 140. yılları için bir film istiyor. Ama o dönem bütçenin azlığı nedeniyle proje gerçekleştirilemiyor. İki yıl sonra bu sefer 142. yıl için bir film isteniyor aynı ajanstan ve bu sefer bütçe daha iyi. Ajans bir konsept geliştirip sunumunu yapıyor. Fikir beğeniliyor, ama bir nedenden dolayı film çekilemiyor. Buraya kadar sorun yok. Geliyoruz bugüne. Ziraat Bankası Türkiye’nin lokomotifi olarak tüm kanallarda boy göstermeye başlıyor. İşte bu film var ya, hikayenin başında bahsettiğimiz filmin ta kendisi. Ancak işi yapan Mass Ajans değil. Filmin altında, Ziraat Bankası konkurunu kazanan Art Grup’un imzası var.

kara-tren.jpg

Bugün Selim Tuncer’in sayfasını açarken güzel bir siyasal iletişim yazısı daha bekliyordum. Onun yerine beni dehşete düşüren bu yazısıyla karşılaştım. Yazıya ve ziyaret defterine bırakılan yorumları okudum. Gözlerime inanamadığım için Züccaciyeci Çemkir Bey’in ve Selim Tuncer’in yazılarını bir kere daha okudum. Hem Selim Tuncer’in hem de projede yer almış diğer arkadaşlarının yazılarında öyle büyük bir kıgınlık gördüm ki dayanamadım. En azından bir yazıyla onlara destek vermem gerektiğini hissettim.

Bu filmin altında yatan konsept Selim Tuncer’in ve yazısında isimlerini saydığı çalışma arkadaşlarının emeğinin bir ürünü ve anladığım kadarıyla kendilerinden herhangi bir izin alınmaksızın kullanılmış. Ortada bir hırsızlık söz konusu. Bundan da öte, onca insanın emeğine, göz nuruna ve alınterine bir küfür bu davranış. Bu çirkinlik, bu ayıp kelimelerle anlatılacak gibi değil.

Bu aşamada, Selim Tuncer’in tek bir isteği var, çalışma arkadaşlarının itibarlarının iadesi ve kendilerinden  özür dilenmesi. Emeğe yapılan bu saygısızlık karşısında her zaman yanlarında olduğumu söylemek istedim. Umalım ki bu işin sorumluları yaptıkları hatadan en kısa zamanda geri dönsünler. 


5 comments July 25, 2007

Yapay zeki

Ceyda: Merhaba zeynep, size nasıl yardım edebilirim?  
Başlıklar için konu yazabilir ya da soru sormaya başlayabilirsiniz.  
zeynep: Botego nedir?  
Ceyda: Botego, 7 gün, 24 saat çalışan, firmanızın müşterilerine canlı bir operatörmüş gibi hizmet veren, sürekli öğrenen ve gelişen bir öznedir.  
Botego´nun işleyişiyle ilgili somut örnekler için ´örnek´ yazabilirsiniz.  
zeynep: örnek  
Ceyda: Somut birkaç örnek şöyle sıralanabilir: Müşterinize en yakın teknik servisinizin adresini vermek, müşterinizin bir şikayetini ve onun iletişim bilgilerini kaydederek müşteri memnuniyeti sağlamak, müşterinizin ürünleriniz hakkındaki sorularını yanıtlamak, müşterinizle diyalog sırasında ona özel tanıtım mesajları iletmek, hatta farkında olmadan yanıtlayacağı bir anket uygulaması yapmak…
Botego´nun size sağlayacağı faydaları merak ediyorsanız fayda yazın.  
zeynep: sen kimsin?  
Ceyda: Bir Botego operatörüyüm, amacım size yardımcı olmak.  
zeynep: canlı birisi misin  
Ceyda: Sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz.  
zeynep: neden cevap veremedin?  
Ceyda: Sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz.  
zeynep: liste dışındaki sorulara cevap veremiyor musun?  
Ceyda: Sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz.  
zeynep: takıldın sen  
Ceyda: Sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz.  
zeynep: :) görüşmek üzere  
Ceyda: Sorduğunuz soruyu anlamadım, lütfen aynı soruyu farklı bir şekilde sorunuz.  
BotegoINSTANT´ı tanımak isterseniz instant yazın.  
zeynep: tamam  
Ceyda: Anlaştık :)  
zeynep: neye anlaştık?  
Ceyda: Botego, 7 gün, 24 saat çalışan, firmanızın müşterilerine canlı bir operatörmüş gibi hizmet veren, sürekli öğrenen ve gelişen bir öznedir.  
Botego´nun işleyişiyle ilgili somut örnekler için ´örnek´ yazabilirsiniz.  
Sorunuzun şu olduğu varsayıldı: “Botego neye yarıyor?´´  
zeynep: Niye varsayıyorsun?  
Ceyda: Botego, size bir insanla konuşuyormuşsunuz gibi yanıt veren bir sistem. Bunu vurgulamak için, adında insana ait bir kavramı, ego´yu kullanmanın doğru olacağını düşündük. Botego´nun bildikleri her gün arttığı için, kendine güveni de artıyor, gittikçe daha büyük bir egosu olan bir bot haline geliyor.  
Sorunuzun şu olduğu varsayıldı: “Adın niye botego?´´  
zeynep: Yani yakında şişmiş bir egoya mı sahip olacaksın?  
Ceyda: Sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz.  
zeynep: Gene en başa mı dönüyoruz?  
Ceyda: Botego´nun doğru cevap verme yüzdesi, bir ölçüde ona sorulabilecek soruların kapsamının ne kadar doğru belirlenebildiği ile ilgili. Ancak üstün algoritması, bu sorular öngörülen şekilde sorulmasa bile sorunun doğru anlaşılıp, doğru yanıtlanabilmesine olanak sağlıyor.  
Sorunuzun şu olduğu varsayıldı: “Botego doğru yanıtlamak konusunda ne kadar başarılı?´´  
zeynep: Evet, sorular doğru sorulmasa bile doğru anladığın şüphe götürmez biçimde ortada sevgili botego :)  
Ceyda: Botego´nun doğru cevap verme yüzdesi, bir ölçüde ona sorulabilecek soruların kapsamının ne kadar doğru belirlenebildiği ile ilgili. Ancak üstün algoritması, bu sorular öngörülen şekilde sorulmasa bile sorunun doğru anlaşılıp, doğru yanıtlanabilmesine olanak sağlıyor.  
Sorunuzun şu olduğu varsayıldı: “Botego soruları kaçta kaç oranında doğru yanıtlayabiliyor?´´  
zeynep: Neyse, geyiği abartmayalım.  
Ceyda: Sorduğunuz soruyu anlamadım, lütfen aynı soruyu farklı bir şekilde sorunuz.  
Sorularınıza yanıt almakta zorlanıyorsanız sadece e-posta adresinizi yazınız. Operatörlerimiz size en kısa sürede yanıt vereceklerdir.  
Botego´nun bir marifetini öğrenmek için ´veri´ yazınız  
zeynep: Sana kolay gelsin sevgili botego.  
Ceyda: Sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz.

botego_logo.jpg Yukarıdaki diyalog Botego‘yla yaptığımız sohbetten bir alıntı. Biraz espirili olsun diye ben soruları biraz abarttım. Ancak anlamlı sorular sorduğunuzda Botego’nun oldukça başarılı olduğunu itiraf etmeliyim.

Sanırım yukarıdaki satırlardan Botego’nun ne olduğunu biraz anladınız. Geçenlerde Serdar Öner’den gelen bir e-posta sayesinde haberdar oldum Botego’dan. O yapay zekalı bir müşteri temsilcisi. Daha detaylı bilgi için Serdar Öner’in yazısını okuyabilirsiniz. Oldukça büyük bir iş yükünü çağrı merkezi elemanları üstünden alabileceğe benziyor bu sistem. Böylesi bir sistem sayesinde, web sayfalarında bilgiyi aramak zorunda kalmayacaksınız. Sıkça sorulan soruları baştan aşağıya kontrol etmek zorunda da kalmayacaksınız. Tek yapmanız gereken şey sorunuzu sormak ve Botego kendi veri tabanında kayıtlı olan cevabı saniyeler içinde karşınıza getirecek.

Sistemin işleri kolaylaştıracağı çok açık da benim aklıma takılan başka bir nokta var. Bu sistemin gerçek bir insan olmadığını müşteriler bilecek mi? Yoksa, Botego operatörleri bir insanmış gibi mi davranacak? Müşteriler Ceyda ya da Selda Hn. ile görüştüklerini düşünürken, aslında bir bilgisayar ile konuştuklarını bilecekler mi? İşte benim kafamı kurcalayan soru bu oldu?

Not: Botego klibini de izlemenizi öneririm. 


19 comments July 4, 2007

Uzun zaman sonra yeniden merhaba…

Zaman hızla akıp geçiyor diyeliden bu yana iki ay geçmiş. Ben hepten yazmaktan uzaklaşmışım sanırım. Yoğunluk bitti bitmesine ama, ben hala yazmaya dönemedim. Bu yüzden biraz hafif şeylerle başlayayım dedim.

Dün gezinirken bir sayfa buldum. Adı altivi.com. Belki bazılarınız biliyorsunuzdur bu sayfayı. İşin doğrusu sayfanın ne yaptığını anlamam oldukça zamanımı aldı. Sanırım açıklamalar kısmını biraz detaylandırsalar benim gibi anlama özürlüler zorlanmayacak. (Benim gibiler diyorum zira eşim bir gittigidiyor kolik olarak sayfanın sistemini hemen kavramış.)

Neyse biz konumuza dönelim. Sayfa kapalı zarf ihale usulü ile işliyor. Her ihale için bir tavan fiyatı var ve siz bu fiyatın altında bir (ya da birden fazla) fiyat teklifi veriyorsunuz. Tavan fiyatlar oldukça iştah kabartıcı. Mesela 1.800YTL’lik bir telefonun tavan fiyatı 550 YTL. İhale, belirlenen zaman dolduğunda ya da belirlenen teklif sayısına ulaşıldığında kapanıyor. İhaleyi kazanabilmeniz içinse en yüksek benzersiz teklifi vermiş olmanız gerekiyor. Bunun anlamı şu; verdiğiniz teklif en yüksek olsa bile sizden başka kimsenin o fiyatı vermemiş olması gerekiyor. En yüksek benzersiz teklif bulunana kadar aşağıya doğru iniliyor.

Ancak, bir ihaleye her teklif verişinizde, o ihale için belirlenen “teklif kayıt bedeli”ni ödemeniz gerekiyor. Örneğin, teklif kayıt bedeli 5 YTL olan bir ihalede 3 fiyat teklifi verecekseniz 15 YTL’yi peşin olarak ödemeniz gerekiyor. Eğer ihaleyi kazanamazsanız ödediğiniz bu tutarlar size puan olarak iade ediliyor. Bu puanlarla yeniden ihaleye giremiyorsunuz. Sadece siteden yapacağınız peşin alımlarda kullanabiliyorsunuz. Bana göre sistemin en sorunlu kısmı burada. Bence bu tutarlar yeni ihalelerde kullanılsa sayfayı kimse tutamaz. Ancak, ihaleyi kazandığınızda bu tutarların ürün ücretinden düşüp düşmediğini anlayamadım.

Aslında çok da yeni bir sistem değil bu. Bildiğimiz kapalı zarf ihale sistemi. Ancak, yeni bir ortam ve farklı kurallarla oldukça ilginç bir iş fikrine dönüşmüş. Yurtdışında benzeri uygulamalar var mı bilmiyorum tabii. Eğer yoksa adamları tebrik etmek gerek. Sayfa nasıl ve nereden para kazanıyor henüz tam olarak anlayamadım. Ama fiyatların iç gıcıkladığı ve insanda teklif verme isteği uyandırdığını söylemeliyim. Bakalım sayfa yeni bir iş modeli olarak kendine yer bulacak mı?


8 comments June 21, 2007

Google bize logo yaptı…

Google Bize Logo Yapsana” ekibi çok kısa bir sürede sesini Google‘a duyurmayı başardı ve ilk logo 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için geldi. Emeği geçen herkese tebrikler.

childrensday_turkey_final.jpg


1 comment April 23, 2007

Bahar geldi, Pİ şenlendi

pimckapak_son_conv.jpg2002 yılından bu yana MediaCat çatısı altında yayımlanan Pazarlama ve İletişim Kültürü Dergisi (Pİ), hem içerik hem de tasarımıyla yenilendi. Editörlüğünü Prof.Dr. Yavuz Odabaşı ve Pelin Özkan‘ın yaptığı derginin yenilenen bu ilk sayısında çok ünlü isimlerin yazıları yer alıyor.

Bu sayının kapak konusu “4P’nin Değişim Hikayesi” olarak belirlenmiş ve bu konuda Philip Kotler, John Grant ve Al Ries‘ın yazılarına yer verilmiş. Ayrıca, yine eski sayılarında olduğu gibi kavram-kuram, araştırma ve deneme bölümlerinde çok değerli akademisyenlerin çalışmaları yer alıyor.

Yavuz Odabaşı hocamızın yenilenen sayıyla ilgili yazısını okumak için tıklayınız.


Add comment April 19, 2007

Hızla büyüyen bir proje: Google bize logo yapsana

Hafta içinde projeden haberdar oldum, hafta sonu yazarım dedim ve bir de baktım ki proje bir anda hızla büyümüş. Özgür Alaz, Cihan Ergür, Can Oktay Heper ve Muammer Okumuş hayata geçirdikleri projede kendilerini şöyle tanımlamışlar;

Google Türkiye’nin ana sayfasına bizim özel günlerimize uygun logo koymamasına içeren, Google da “bizden” birşeyler görmek isteyen, bunun için sessizce oturup diğer ülkelere yapılan Google logolarına bakıp bakıp ” Ne güzel olmuş ya, ne yaratıcı esprili adam şu Google dakiler” demek yerine” birşeyler yapmanın zamanı gelmedi mi ?” sorusuna büyülenmiş gözlerle bakan bir avuç Google severiz.

Görebildiğim kadarıyla şimdiye kadar onbeş farklı logo hazırlanmış. Bu logolara projenin sayfasından ulaşabilirsiniz. Benim en çok beğendiğim ise;

                      gugil.jpg

Bu arada, bir de video hazırlanmış proje için. Aşağıda bu videoyu da izleyebilirsiniz. O da çok eğlenceli olmuş.

Projenin hedefleri ve şu anda hangi aşamada oldukları da anasayfanın sağ sütununda yer alıyor. Çok hızlı ilerliyorlar. Hatta şimdiden siteye link verecek blog sayısında hedeflerini yakalamışlar. Ne diyelim, Google’da bizden logoları en kısa zamanda görmek dileğiyle.

Projenin adresi: http://www.googlebizelogoyapsana.com/


6 comments March 30, 2007

Yeni bir pazarlama bloğu daha

İş yoğunluğu, günlük koşuşturmacalar ve yorgunluk biraraya gelince blogları daha az takip eder ve eski keşif yolculuklarıma çıkamaz oldum. Bugün Münteha Mangan’dan bir e-posta aldım. Son yazısını göndermiş bana. Şöyle bir bakayım diye girdim ve takıldım kaldım sayfaya.

Herkese tavsiye edilir. Böylesine genç bir yazardan beklemediğiniz doyuruculukta yazıları var. Hadi buyurun;

http://muntehamangan.wordpress.com/


Add comment February 18, 2007

Tüketicinin siyasal gücü

Dünyadaki gelişmeler ve küreselleşme uygulamaları, acımasız biçimde bir tarafta “kazananlar”, diğer tarafta “kaybedenler” yaratıyor ve aralarındaki uçurumu derinleştiriyor. Çok kısa bir süre önce, Noel ve Kurban Bayramı kutlamaları dünyadaki zengin nüfusun büyük bir kısmının hayırseverlik duygularını uyandırdı ve yardımlarını “kaybedenler” lehine gerçekleştirmelerine neden oldu. Dünyadaki sosyal ve ekonomik adaletsizliğin giderilmesinde, hayırseverliğin de ötesinde kalıcı çalışmalarıyla, tüketicilerin giderek büyüyen katkıları ve önemli ağırlıkları daha net hissediliyor. Marketlerde gezinen ve market arabalarını dolduran tüketiciler, hem ürün seçimleriyle hem de ödedikleri para ile ekonomik ve siyasal görüşlerini, eğilimlerini aktarma yolunu buluyor gibiler. Artık, “dünyanın neresinde ve hangi koşullarda üretilirse üretilsin” anlayışının, en azından tüketiciler açısından değişmeye başladığı rahatlıkla görülebiliyor. Bunun en güzel örneklerinden biri, gelişmiş ülkelerde yaygınlaşan Adil Ticaret hareketi…

Yavuz Odabaşı‘nın Radikal2 ekinde çıkan bu yazısının tamamını okumak için tıklayın.  


1 comment February 4, 2007

Yahu ben bu yazıyı nasıl görmemişim

Murat Kaya gene süper bir yazı yazmış ama ben kaçırmışım. Kendimden utanıyorum ve sizler de kaçırmayın diye burada linkini veriyorum:

Müşteri memnuniyetini ön planda tutmak 


Add comment December 28, 2006

Başarılı bir stratejinin bir planlama sürecinin sonucu olduğunu ortaya koyabilen ilk pazarlamacıya 100 dolar vereceğim…

Ben değil tabii. Tom Peters söylemiş bunu. Başarılı bir stratejinin bir planlama sürecinin sonucu olduğunu ortaya koyabilen ilk pazarlamacıya 100 dolar vereceğini söylemiş bir zamanlar. Ancak bu parayı hiç ödememiş.

Selim Tuncer’in “Acaba Andrea bizim yarın nasıl bir plan uygulayacağımızı tahmin ediyor?” başlıklı yazısını okuyunca, aklımı uzun zamandır kurcalayan bir konuyu artık bu sayfada deşmenin zamanının geldiğini düşündüm. Sorunum şu sevgili dostlar; “Stratejik pazarlama planları gerçekten işe yarıyor mu?”

Stratejik pazarlama planlarının asıl amacı, firmaya kalıcı bir rekabet avantajı sağlamaktır. Bunu gerçekleştirmek için de bir dizi aşamayı takip ederek pazara ilişkin bazı sayısal analizler yapmak, geleceği başarılı bir biçimde öngörmek, firmanın amaç ve hedeflerini belirlemek ve firmanın uzun vadeli stratejisini ortaya koyduktan sonra da bir sonraki yılın pazarlama planını hazırlamak gerekir. Bu süreç adım adım takip edilecek bir süreçtir ve bir aşama tamamlanmadan bir sonrakine geçilemez. Ayrıca stratejiler en az 5 yıl gibi uzun vadeler için belirlenir. Bu stratejilerin faaliyete dönüştüğü yer ise uygulama planlarıdır. İşte bu nedenle, belirlenen bu stratejiler bir yıllık pazarlama planlarıyla uygulamaya dönüştürülmeye çalışılır.

chess.jpg

Elbette bu süreç kısa değildir. Yoğun bir veri toplama ve analiz sürecini içerir. Üstüne üstlük bu analizleri yapmak yetmez, bir de bunları yorumlamak gerekir. Geleceği şimdiden öngörmek gerekir (hem de en az 5 yıl önceden). Bu yeterli olur mu? Elbette ki hayır. Bu yorumlardan yola çıkarak stratejileri belirlemek belki de dünyanın en zor işidir. Yani öyle her sıradan insanın ya da firmanın yapabileceği bir iş değildir bu. Kaliteli insan gücünün yanında finansal güç de gerektirir.

Yıllardır stratejik pazarlama planlarının ne kadar önemli olduğunu okuyup durduk. İşletme okuyanlar, hele de Kotler okumuşlarsa, ezbere bilirler bu süreci. Ben işe başlarken Türkiye’deki büyük firmaların hepsinde bu sürecin yaşandığını, bu işin uzmanları olduğunu ve bu plan dahilinde hareket edildiğini sanırdım. Ne safmışım! Ne planı, ne programı? Bunları gördükçe aklımı kurcalamaya başladı bu iş. Acaba stratejik pazarlama planları gerçekten işe yarıyor mu?

(more…)


9 comments October 6, 2006

sit2.jpg

İşte kurucularının ağzından marcomtürkiye;

Adını “pazarlama iletişimi” teriminden alan marcomturkiye;
Türkiye’deki yeni ve yaratıcı pazarlama iletişimi fikir ve tecrübelerini paylaşan ortak katılımlı bir blogdur.
Bizler sanat yönetmeni, yazar, stratejik planlamacı ve pazarlama profesonelleri olarak yaşamımızın merkezine araştırma, analiz etme, düşünme ve yaratma süreçlerini alarak yola çıktık.
Amacımız;
Reklam, halkla ilişkiler, mobil pazarlama, “online” pazarlama, viral pazarlama ve gerilla pazarlama gibi temel pazarlama iletişimi disiplinlerini ile ilgili gözlemlerimizi paylaşmak ve
Türk yaratıcılarına; yaşından, konumundan ve mesleğinden bağımsız interaktif bir platform sağlamak ve yayınlanmış yaratıcı işlerini Türkiye sınırları dışına taşımak.


Add comment October 3, 2006

Fikrimi çaldılar!

Marketing Türkiye Dergisi son sayısında “Fikrin Patenti Olur mu?” diye soruyor. Dergideki yazıyı okumadım henüz. Sadece derginin tanıtım e-postasından şöyle bir göz gezdirdim konuya. Sonra bugün Eylülce‘nin yazdığı yazıyı okudum. “Fikri patentlemek çözüm mü?” diye soruyor o da. Ama benim asıl ilgimi çeken Gaye’nin yazısına Simon templar tarafından yapılan yorum. O yorumun kısa bir bölümünü buraya da almak istiyorum;

Akademik bir fikir de üzerinde birşey geliştirdiğiniz sürece bir üründür. Yani ben bu konuyu çalışacağım deyip kimse yapmasın diye onun patentini alamam. Ala birşey geliştirirsem o zaman patentleyebilecek birşeyim olur.

Doktoraya başladığımdan bu yana bu fikir çalma konusunda yapılan sohbetlerin hiç bitmediğini gördüm. Çok hikayeler dinledim. Hikayeler genellikle şöyle gelişiyor. Akademisyenlerin birarada oldukları bir sohbet ortamında, birisi üzerinde çalışmayı düşündüğü konudan bahsediyor. Ama o kişi bu konu üzerinde çalışmaya başlamadan, sohbet edilen gruptan birisi konu hakkında bir çalışma yapıyor veya bir makale yazıyor. Ardından da yayınlıyor. İşte bundan sonra kopuyor kıyamet. Aralar bozuluyor, küslükler başlıyor.

Uzun zamandır benim de aklımda dönüyor bu soru. Hatta pazarlama blog yazarlarıyla yaptığımız toplantılardan birisinde Onur Yüksel‘e de sormuştum aynı soruyu. Üzerinde çalıştığım bir konunun patentini alabilir miyim? Sonradan düşününce çok komik geldi bu soru bana. Çünkü dünyanın dört bir yanında birileri aynı konu üzerinde çalışıyor ve çalışmaya da devam edecekler. Bunu önlemenin, konuyu önce ben buldum demenin bir anlamı yok. Hatta bu fikri birilerine söylemeniz de gerekmiyor. Bir bakıyorsunuz, dünyanın öteki ucundaki bir akademisyen sizin düşündüğümüz konu hakkında bir makale yazıvermiş.

Fikrinizi geliştirip bir ürün haline çevirmediğiniz sürece, bu fikir benimdi, ben yazacaktım demek gibi bir ayrıcalığınız yok. Konuları parselleyip, başkası bu alanda çalışmasın deme şansınız da yok. Ne yazık ki isteyen istediği konuda çalışır. Ancak bu noktada söylediklerimin yanlış anlaşılmasını da istemem. Burada benim tartıştığım konu, karşıdaki kişinin yaptığının doğru mu yoksa yanlış mı olduğu değil. Etik olup olmaması da değil. Benim anlatmaya çalıştığım, siz ne düşünürseniz düşünün birileri bunu yaparsa sizin söyleyeceklerinizin bir anlamının kalmayacağı. Dediğim gibi isteyen istediği konuya çalışır ve siz de ağzınızı açıp tek bir şey bile söyleyemezsiniz. Elinizde patlayan konuya bakar bakar dövünürsünüz.

Peki ama bulduğumuz ya da üzerinde çalıştığımız bir fikri nasıl koruyacağız. Başkaları bu sorunu nasıl çözüyor bilmiyorum ama benim benimsediğim yol şu;

  1. Bir kere hızlı olacaksınız. Çünkü akademik dünya da durup sizi beklemiyor. İlgi çekici alanlar hemen fark ediliyor. Bu yüzden fikri bulduğunuz anda çalışmaya başlayın.
  2. Üzerinde çalışmak için bir konu mu var aklımda, inanın bunu en son öğrenecek kişi bu blogu okuyanlardır. Kimse kusura bakmasın. Çalışma belirli bir olgunluğa gelene kadar bu sayfalarda tek kelime çıkmaz ağzımdan.
  3. Bulduğunuz fikir ya da konu üzerinde çalışırken, bundan çok yakınlarınız dışındaki kişilere bahsetmeyin. Çalışmanız belirli bir olgunluğa geldiğinde de eleştirilerini ve yorumlarını almak için güvendiğiniz kişilerden başkasına göndermeyin çalışmanızı.

Ha tüm bunlara rağmen sanmayın ki bir başkası siz çalışmayı yaparken çıkıp da aynı konuda bir makale yayınlamayacak. Dediğim gibi bu risk her zaman var. Bu dünyanın sonu mu? Elbette ki değil. Her akademisyenin farklı bir bakış açısı var. Aynı konuyu, aynı yöntemle ve hatta aynı yönleriyle ele alsanız bile siz ortaya bambaşka bir çalışma veya sonuç çıkartabilirsiniz. Bence önemli olan da bu zaten. Neyi çalıştığınız değil, neyi ortaya çıkattığınız.

Güncelleme:

Konuyla ilgili olarak Alper de bir yazı yazmış. Eğer fikriniz özgün değilse, ondan bir an önce kurtulmanın yolunu bulun!

Arzu’nun bu konudaki yazısına da kaçırmayın diyorum: Patent intihali engeller mi?


8 comments October 2, 2006

Kır kabuğunu… Sen de katıl!

“Kır kabuğunu… Sen de katıl!” diyor A. Selim Tuncer. İç Anadolu çocuğuyuz dedik, bulguru o kadar anlattık. Eh eş durumundan da Karadenizli sayılırız. Şimdi fındığa aynı desteği vermezsek ayıp olur, öyle değil mi ya…

İyi kıralım kabuğumuzu ve katılalım, ama nasıl katılalım? A. Selim Tuncer zaten muhteşem bir çözümlemeyle hem sorunu ortaya koymuş, hem de çözüm yolları önermiş. Özgür Alaz yeni eğilimler ışığında farklı öneriler getirmiş. Cengiz, Ali Sağlam ve Masaüstüm’de destek vermişler bu oluşuma. Yemek Bloglarının “Finduk Zamanı” projesi ise içtenliği ve iştah kabartan tarifleriyle zaten inanılmaz. Kaç gündür düşünüyorum, ben nasıl destek verebilirim bu oluşuma diye. Sanırım aradığımı buldum. İşte size dünyadan tarım ürünlerinde birkaç pazarlama örneği. Belki yeni fikirlere vesile olurlar.

(Bu arada, Kolombiya Kahvesi de anlatacağım örnekler arasında yer alıyordu ama sevgili Şahin Tekgündüz benden hızlı davranmış. )

Yeni Zelanda Kiwisi: ZESPRITM
greenspoonhires.jpg1980’li yıllarda Yeni Zelanda kiwi üretiminde bir numara durumdaydı. Yeni Zelanda, kiwi meyvesinin ilk üreticisiydi ve diğer ülkelere göre çok büyük bir maliyet avantajına sahipti. 1987 yılında dünya kiwi piyasasının %60’ına sahiplerdi. Ancak, elbette ki tüm diğer karlı işler gibi, bu iş de diğer ülkelerin dikkatini çekmeye başladı. İtalya ve Şili de kiwi üretimine başlamıştı. Ancak ne olduysa bundan sonra oldu. Yeni Zelanda kiwi isminin kullanımını yeterli oranda koruyamadı. Yeni Zelanda ile hiçbir bağlantısı olmayan Şili ve İtalya da ürettikleri meyveleri kiwi adı ile satıyorlardı. Sonuçta Yeni Zelanda kiwisi kendisini, daha düşük maliyetlerle üretilen İtalyan ve Şili kiwisinden farklılaştıramadı. Özetle Yeni Zelanda artık piyasa fiyatını  oluşturan değil piyasada oluşan fiyata boyun eğen bir konuma gelmişti. Üstelik, bu gidişatın Yeni Zelanda kiwisinin geleceğini de olumsuz etkileyeceği düşünülüyordu. Tek yol, Yeni Zelanda kiwisinin farklılaştırılmasından ve markalaştırılmasından geçiyordu.

Marka stratejisinde amaç Yeni Zelanda Kiwisini diğer kiwilerden farklılaştırarak, dayanıksız emtia kategorisinden çıkartp üst sınıf ve her gün tüketilen bir ürün haline getirmekti. Yapılan araştırmalar, kiwi yiyen tüketicilerin bu meyve için güçlü duygusal bağlar hissettiklerini gösteriyordu. Bu nedenle konumlandırma için “hayata hayat katar” sloganı kullanıldı. Markanın en önemli unsurlarından birisi de Yeni Zelanda’nın doğasıydı. Yani menşei ülkenin ön plana çıkartılması gerekiyordu. Diğer yandan, kiwi her gün ve günün her saatinde ister yemeklerde isterse atıştırmalık olarak yenebilecek bir ürün olarak anlatılıyordu. Araştırma sonuçları, tüketicilerin kiwinin besin değerlerini ve faydasını bilmediğini de gösteriyordu. Reklam kampanyasında bu unsur ön plana çıkartıldı. Yeni Zelanda Kiwisi tüm aile fertlerinin tüketebileceği, eğlenceli, enerji veren ve sağlıklı bir meyve olarak sunuldu tüketiciye.

gold_pos.jpgİşin iletişim tarafında bunlar olurken, ürünün diğerlerinden farklılaştırılması için de yeni ürün çeşitleri ortaya kondu; “Organik”, “Jumbo”, “Gold” ve “Green”. Bu ürünler farklı pazarlara sunulmak üzere geliştirildi. Örneğin Jumbo okul öğrencilerinin yemek çantaları için düşünülmüş. Gold ise Asya’lı tüketiciler için. Altın rengi Asya’da olumlu anlamlar taşıyor. Bu ürün aynı zamanda Asya damak tadına uygun şekilde, daha tatlı (burada sormadan edemeyeceğim, neden tatlı fındık olmasın?). Organik kiwi ise organik üretime önem veren tüketiciler için geliştirilmiş. Kampanya 18-50 yaş arası tüketicileri hedefliyor.

 Tüm bu çalışmalar basında önemli oranda yer aldı ve ilgi çekti. Bu çalışmalar sayesinde  üreticilere sağlanan geri dönüş ise bir önceki yıla göre %27 oranında artış göstermiş.

Not: Yeni Zelanda benzer marka stratejilerini koyun yünü, deniz ürünleri, süt ürünleri ve şarap için de uyguluyor.
http://www.zespri-europe.com/html/en/index_en.asp

Prosciutto di Parma (Parma Domuz Pastırması)

prosciuttoparma.jpgAvrupa Birliği içinde ün yapmış çiftçi birliği markalarından birisi de Prosciutto di Parma. İtalya’nın Parma adı verilen bölgesinde üretilen bu pastırmaların markalaşma öyküleri ise ilginç. Çünkü Parma’lılar bu pastırmanın sadece ve sadece burada üretilirse o eşsiz lezzete sahip olacağını söylüyorlar. Söylemekle de kalmıyor, Parma domuz pastırmalarının başka bir bölgede üretilmesine izin vermiyorlar.

Bu pastırmanın yapılması için sadece İtalya’nın belirli bölgelerinde yetiştirilmiş domuzlar kullanılabiliyor. Ayrıca, pastırmalar Parma’nın her yerinde de kurutulamıyor. Bölgenin güneyindeki bir alan kulanılıyor bu iş için. Bu bölgenin Roma İmparatorluğu zamanından bu yana pastırma kurutmak için kullanıldığını söylüyorlar. Nedeni ise, bu bölgenin kurutma için en mükemmel iklime sahip olması. Bölgenin öevresindeki dağlardan gelen esintinin, pastırmaya o eşsiz lezzetini verdiğini söylüyorlar. Bu yüzden de kurutma binalarında, bu dağlara bakan ve pastırmaların dağdan gelecek esintiyi almasına olanak veren pencereleri bulunuyor.

foto18.jpgParmesan peyniri de Parma’nın sahip olduğu bir başka marka. Yine aynı şekilde, Parmesan peynirinin Parma dışında üretimi yasak. İkinci kalite veya hava almış peynirlerin Parma’dan çıkartılması da yasak. Bu ikinci kalite parmesanı satın alıp orada tüketebiliyorsunuz sadece.

Hem parmesan peyniri hem de Parma domuz pastırması Parma’nın kalite ve ülke/bölge menşeini kullanarak markalaştırdığı ürünlerinden. Gördüğünüz gibi bir iklim nelere kadir olabiliyor.

http://www.prosciuttodiparma.com/eng/index.php
 

Hawai Kona Kahvesi: The Love Farm

cup.jpgBu örnek ise markalaşmadan daha çok niş pazar stratejilerinin nasıl kullanılabileceğine ilişkin yaratıcı bir örnek olay çalışması. Kona kahvesi Hawai’nin batı bölgesinde yer alan Kona’da üretilen ve çok fazla işçilik gerektiren bir kahve türü. Dünyadaki en pahalı kahve türlerinden birisi. Amerika’daki özel kafelerde poundu 50 USD’den satılıyor. Bu yüksek fiyatına rağmen, üreticilerin eline geçen tutar ancak maliyetlerini karşılamaya yetiyor.

The Love Farm ise Kona’daki küçük kahve üreticilerinden birisi. Onu diğer üreticilerden ayıran en önemli özelliği ise yaratıcı niş pazar yönelimi. Bu çiftliğin sahibi Ken Love, Hawai’yi ziyarete gelen Japon turistleri havaalanından alıyor, onlara çiftliği gezdiriyor ve Kona kahvesinin üretim aşamalarını bir bir gösteriyor. Love’ın bu tarım turizmi girişiminin en ilginç yönü ise, bu turistlere bir yıllığına kahve ağacı kiralaması. Evet yanlış duymadınız. Bu çiftliği ziyaret eden turistler, bir yıllığına Kona kahvesi ağaçlarından birisini 1.200 USD’ye kiralayabiliyorlar. Böylelikle, o ağaçtan bir yıl içinde çıkan kahve kendilerine gönderiliyor. Internet aracılığıyla kendi kahve ağaçlarını izleyebiliyorlar ve her istediklerinde de ağaçlarını görmek için Hawai’ye gidebiliyorlar. Kiraladıkları bu ağaçtan aldıkları kahvenin fiyatı ise, Amerika’daki en lüks perakende satış noktalarındaki ile aynı. Yani kahvenin pounduna 50 USD’ye yakın bir bedel ödüyorlar.   

http://www.mycoffee.net/index_e.html

İşte böyle sayın okuyucular. Daha onlarca ilginç örnek var tarım ürünlerinin pazarlanmasına dair. Belki bizim Türk Fındığı’nın hikayesi de yemek bloglarının “Finduk Zamanı” projesiyle başlayacaktır. Kim bilir? Belki bir gün bu örnekler gibi Türk fındığının da markalaşma hikayesi anlatılır. Kim bilir? Belki o anlatan da yine ben olurum. Kim bilir?

Hem yemek bloglarına hem de A.Selim Tuncer’e teşekkürler.
Türk fındığı kurtulacak.

kir_kabugunu.jpg

sen_de_katil.jpg

findik_birligi.jpg

Yeni Zelanda Kiwisi: ZESPRITM örneği: Michael Beverland (2001). “Creating value through brands: The ZESPRI kiwi fruit case”; British Food Journal103, 6, s. 383

Hawai Kona Kahvesi: The Love Farm örneği: Kent Fleming ve Stuart T. Nakamoto. “Love Family Farms: Kona Coffee for the Japanese Market”, Western Profi les of Innovative Agricultural Marketing, s. 27

Prosciutto di Parma (Parma Domuz Pastırması) örneği: http://www.extension.iastate.edu/agdm/articles/hayes/HayDec02.htm

Finduk Zamanı projesine katılan yemek blogları (A. Selim Tuncer’in “Maadem finduk zamaaaanidur, yaparik pişuuuyler daaa!” yazısından alınmıştır):

| KEDİLİ MUTFAKLAR | ÖZGÜL’ÜN SOFRASI | YEMEK GÜNLÜĞÜM | YEŞİM’İN MUTFAĞI | CAN SIKINTISI VE MUZ KABUĞU | AİNTAB SOFRASI | SUSPECT | DEVLETŞAH | BENİM KÜÇÜK MUTFAĞIM | ZUHAL YALÇIN’IN KARNAVALI | EBRULİ LEZZETLER | GELİNCİK TARLASI | DİLEK’ÇE | DAMAK TADI | YOGURTLAND | AÇIK BÜFE | HANİMİŞ | HÜLYA YILMAZ | ARMEDA | HANİFE’NİN TARİFLERİ | MUTFAK MASALI | MİS KOKULU EKMEKLER | MUTFAKTA ZEN | LİMON ÇİÇEĞİ | PASTACI | TUHFE | TULOSH’TAN İNCİLER | TUZ VE BİBER | BİZİM PASTANE | GÖÇEBE | NENONİ | CELERONE | YEMEK KOKUSU | HİKAYEE | ZEYNEP’İN GÜNLÜĞÜ | MİSS ÇİLEK | PORTAKAL AĞACI | BİZİM EVİN AŞÇISI | TEATIME BLOG | NANE LİMON | PONÇİK | ZEYNEP’İN MUTFAĞI | ERİK BAHÇESİ |

Güncelleme:

Altı Üstü Tasarım - Mehmet Doğan’dan da bir destek gelmiş Türk Fındığı’na “Altı Üstü Bir Fındık” yazısıyla.

Pazarlama Karması - Özen Demircan da çok güzel bir yazıyla katılmış fındık kervanına: Finduk-2

Vallahi bu iş fındık çılgınlığına dönüşmeye başlayacak galiba :) Yeni yazılar gelmeye devam ediyor fındığa destek için;

Malum Muhalif “Muhalefet de bir yere kadar!” demiş ve şaşırtıcı bir biçimde A.Selim Tuncer’e o da destek vermiş. Tebrikler sayın Malum Muhalif. Anlamaya başlıyorsunuz bu adamın kıymetini.

Onur Yüksel “Kır Kabuğunu… Sen de katıl! Şişşt sana diyorum…” başlığıyla destek vermiş.

Serdar Öner’in yazısı da çıkalı çok olmuş ama kaçırmışım. Onu da hemen ekliyorum. Findukta birluk!

Son olarak, takip etmediğim ama Malum Muhalif sayesinde haberdar olduğum IQ’t de “Türk Fındığı Üzerine” yazısıyla destek vermiş.  


3 comments September 25, 2006

Gülerim ağlanacak halimize…

Nasıl bir başlık atacağımı bile şaşırdım. Yemek bloglarının içeriklerini aşırıp kendine içerik sağlayan gurme.net ile ilgili bir yazı yazıp “bakalım bunu da yayınlayacaklar mı?” diye sormuştum sonunda. Valahi yayınlamışlar. Bununla da kalmayıp, diğer yemek bloglarının “Hırsız var” başlıklı yazılarının hepsini de araklayıp bir güzel yayınlamışlar.

Şimdi gurme.net’e girdiğinizde, yemek tariflerinin arasına bolca serpiştirilmiş ve kendi hırsızlıklarını anlatan yazılar yer alıyor. Hadi haberleri yok diyeceğim ama onlarca şikayet e-postası gönderildi adamlara. Güleyim mi, ağlayayım mı karar veremedim.


Add comment September 17, 2006

Kopyalama işini abartanlar: İskenderiye.com ve gurme.net

Aslında çok da beklenmedik bir olay değil size anlatacağım ama biraz abartmış adamlar. Site istatistiklerini incelerken gurme.net diye bir sayfadan benim son yazıma gelen ziyaretçiler olduğunu gördüm. Gidip baktım. Benim yazımı aynen almışlar, altına da zeynepozata tarafından yazıldı diye bir not düşüp bana link vermişler. Kimdir bu blog diye bakındım ama bir bilgi bulamadım. Açıkçası, çok da uğraşmadım. Bana link vermiş, e iyi de yapmış dedim ve geçtim.

Sonra, Mutfakta Zen blogunun yazarı Tijen Hn‘dan bir yorum aldım. Bu sayfanın, hemen tüm yemek bloglarını kopyaladığını ve bunu da blogların sağladığı bedava içeriği kullanarak reklam almak için yaptığını söylüyordu. Sayfada bir tur atınca durumun aynen böyle olduğunu anladım. Ancak durum çok daha kötüydü.

Yemek blogları sayfalarında sadece yemek tarifi vermiyorlar. Yeri geliyor okuyucularıyla kendilerine ait özel bilgileri de paylaşıyorlar. Aynen biz diğer blog yazarlarının yaptığı gibi. Gurme.net, anlaşılan otomatik bir programla alıyor yazıları bloglardan, hiç utanmadan insanların bu özel paylaşımlarını da sayfasına taşımış ki bunlar içinde inanın çok özel şeyler de var.

Dahası Mutfakta Zen’in bu sayfa hakkında şikayetlerini içeren yazısını da aynen kopyalamışlar ancak içinden kendi işlerine gelmeyen bölümlerini çıkartmışlar. Üstelik yaptıkları bir iki alıntı da değil. Yemek blogları ne yayınlarsa aynen alıyorlar sayfalarına. Yani işin dozu biraz kaçmış. Elbette beğenilen yemek tarifleri alıntılanabilir. Sonuçta internette yayınladığınız her yazı için bu yol açık. Bunu kontrol etme şansınız yok. Ama bu işin de bir adabı ve dozu olmalı diyorum. Üstelik bu adamlar alıntılamayı da tamamen ticari bir amaçla yapıyorlar. Yani blog yazarı falan değiller. Bu sayfayla savaşmanın resmi bir yolu var mıdır bilmiyorum ama en azından biz blog yazarları ve okuyucular olarak kendilerini protesto edebiliriz. Yaptıklarını ve bunun yanlış bir iş olduğunu bilmeyenlere anlatabiliriz.   

Aslına bakarsanız, benim sayfam buraya nasıl karıştı onu da çözemedim. Düşünün şimdi, sayfada sürekli yemek tarifleri var ama arada bir de benim sponsorluk, fokus grup gibi alakasız yazılarım var. Hayır benin sağladığım içerik sayesinde para kazanıyorlarsa da helal olsun adamlara. Benim yapamadığımı yapmışlar, ne diyeyim. İşin şakası bir yana, büyük ihtimalle yemek bloglarının içeriği reklam gelirlerinin artmasını sağlıyor, anlayacağınız ben araya yanlışlıkla karışmışım. Yani adam kopyalıyor ama ne kopyaladığına bakmıyor bile.

Bakalım bu yazımı da kopyalayacaklar mı?


5 comments September 13, 2006

Deneyimler.net

deneyimler.jpg

Uzun zamandır hazırlıkları süren deneyimler.net nihayet yayında. Benim de dahil olduğum 19 yazarın deneyimlerinden yola çıkarak, hem bir müşteri hem de bir pazarlamacı olarak sizelere söyleyeceği çok şey var.

Siz kimsiniz, nesiniz ve ne değilsiniz diyorsanız, hemen ziyaret edin: deneyimler.net


Add comment August 27, 2006

Meğer Ben Ne Derli Toplu Bir İnsanmışım…

Evet sayın seyirciler, buna ben de şaştım kaldım. Yalan tabi bunlar. Benim tüm derli topluluğum görüntüde. Yoksa gayet dağınık biriyimdir ama işi biliyorum.

Efendim, bugün ilkginç bir projeye dahil oldum. Kadir Doğan’ın hazırladığı ve bilgisayarların masaüstü görüntülerinden kişilik tahlili yaptığı bir bloga ziyaretçi oldum. İsmi masaüstüm. Amacı, masaüstlerinin insanlara ne ifade ettiğini öğrenmek. Bence çok iyi bir fikir. İlginç sonuçlar çıkacağına eminim.

O bunları öğrenirken ben de birşey öğrendim. İyi ki bilgisayarlar var. Yoksa ben aradığım hiçbir şeyi bulamazdım. İnanmazsanız çalışma masamın üstüne bakın. Bir de buradan bilgisayarımın masaüstüne bakın.

124_2446.JPG  124_2445.JPG

Masaüstüm adres: http://masaustum.blogspot.com/


2 comments July 26, 2006

Previous Posts


"Uygulamaya elvermeyen teori anlamsız, teoriye dayanmayan uygulama ise kısırdır." Leonardo da Vinci

İletişim

Kategoriler

Arşiv

Popüler Yazılar

Son Yorumlar

Süleyman SÖNMEZ on Bloglar ve Pazarlama
Emrah Doğan on Bloglar ve Pazarlama
zeynepozata on Bloglar ve Pazarlama
tasdemir on Bloglar ve Pazarlama
Bloglar ve Pazarlama… on Kimsenin çıkın gidin diyeme…

Links

Yakın Takip

Subscribe in NewsGator Online

Subscribe in Bloglines

Ziyaretçilerde Son Durum

free webpage counters

Tags