Posts filed under 'Kitap'

Yeni bir ‘mim’ serisi

Uzunca bir zamandır ortalıkta dolaşmayan mimler bloglar aleminde yeniden boy göstermeye başladı. Başlamasıyla iki farklı yerden mim yemem bir oldu. Sağ olsun önce Murat Kaya, ardından da Arzu Cihangir mim pasını vermişler.

İlginç bir mim serisiyle karşı karşıyayız. En yakınınızdaki kitabı açıyorsunuz ve 187. sayfanın ilk cümlesini yazıyorsunuz. Mimi ilk yediğim sırada bana en yakın kitap bir yemek kitabıydı ve ne yazık ki 187. sayfası yoktu. Bu ilk kitaptaki sayfa sorunu ve aradan geçen zaman nedeniyle, şu an itibariyle çalışma masamdaki kitap yığınının en üstündeki kitabı seçmiş bulunuyorum.

Jacques Ellul (2003). Teknoloji Toplumu, Bakış Yayınları: İstanbul, s. 187:

“…sından temel niteliktedir. Ancak üretim temposu piyasa koşullarının bir fonksiyonu olmaya devam etmektedir.”

Şimdi geldik işin en zor kısmına. Ben de elimdeki mim pasını doğrudan Alper Akcan‘a gönderiyorum.


1 comment October 24, 2007

Bahar geldi, Pİ şenlendi

pimckapak_son_conv.jpg2002 yılından bu yana MediaCat çatısı altında yayımlanan Pazarlama ve İletişim Kültürü Dergisi (Pİ), hem içerik hem de tasarımıyla yenilendi. Editörlüğünü Prof.Dr. Yavuz Odabaşı ve Pelin Özkan‘ın yaptığı derginin yenilenen bu ilk sayısında çok ünlü isimlerin yazıları yer alıyor.

Bu sayının kapak konusu “4P’nin Değişim Hikayesi” olarak belirlenmiş ve bu konuda Philip Kotler, John Grant ve Al Ries‘ın yazılarına yer verilmiş. Ayrıca, yine eski sayılarında olduğu gibi kavram-kuram, araştırma ve deneme bölümlerinde çok değerli akademisyenlerin çalışmaları yer alıyor.

Yavuz Odabaşı hocamızın yenilenen sayıyla ilgili yazısını okumak için tıklayınız.


Add comment April 19, 2007

Tüketen Üretici - Prosumer

Ünlü gelecek bilimci Alvin Toffler, 1980 yılında yayınladığı Üçüncü Dalga isimli kitabında, “tüketen üretici – prosumer” kavramını ortaya atmıştır. “Prosumer (tüketen üretici)” terimi, producer (üretici) ve consumer (tüketici) kelimelerinin birleştirilmesinden türetilmiştir. (Bugün prosumer kelimesi başka anlamlar da taşımaktadır. Örneğin, pro kısaltması kimi durumlarda proffessional (profesyonel) kimi durumlarda ise proaktive (proaktif) kelimelerinin anlamlarını içerir şekilde de kullanılmaktadır.)

Alvin Toffler, üretici ile tüketici arasındaki sınırların silikleştiğini ve yavaş yavaş bu iki kavramın birleşeceğini öngördüğü Üçüncü Dalga isimli kitabında, “tüketen üretici” kavramını ortaya atmıştır. Toffler’a göre, tüketici kavramı endüstri çağının bir sonucudur. Post-endüstriyel dönemde, saf tüketicilerin sayısı azalacaktır. Bunların yerini, kullandıkları ürün ve hizmetlerin çoğunu kendileri üreten, tüketen üreticiler alacaktır.(Kotler 1986) Toffler, temel tüketici ihtiyaçlarını karşılamak üzere, standart ürünlerin kitlesel olarak üretildiği pazarların doyuma ulaştığını görmektedir. İşletmeler karlılıklarını arttırmak için, kitlesel bireyselleştirme (mass customisation) adı verilen bir süreci uygulamaya başlayacaklardır, yani yüksek düzeyde bireyselleştirilmiş/kişiselleştirilmiş ürünlerin, kitlesel olarak üretimine geçeceklerdir. Ancak bu düzeyde bireyselleştirmenin sağlanabilmesi için, tüketicinin, özellikle de tasarım aşamasında, üretim sürecine katılması gerekliliği doğmaktadır. (more…)


6 comments January 30, 2007

Ödevini bitir, yapacağın işe göz dikmiş pek çok insan var dünyada

Geçtiğimiz hafta sonu Tunç ve Alemşah Marketing Anadolu‘nun “Sıfırın Altında Pazarlama” etkinliği için Eskişehir’e gelmişlerdi. Geldikleri gün İşletme Bölümünde bir lisans dersine katılmışlar ve öğrencilere özetle şu mesajı vermişler; “Üniversitede çok fazla vakit kaybetmeyin ve en kısa zamanda iş hayatına atılın.”

Ben de sözlerine aynen katılıyorum, artık üniversitede çok fazla vakit kaybetme lüksleri yok öğrenci kardeşlerimizin. Ama burada atlanmaması gereken önemli bir nokta var. O da, üniversitede geçirilen sürenin ne kadar kaliteli geçirildiği. Bu kalite de üniversite yaşamınız boyunca kendinize katabildiğiniz değerle ilgili.

Kendinize değer katmanız neden önemli? E çünkü size para ödeyecek olan firmalar (bu ister patronunuz olsun, ister iş yaptığınız müşteriler) artık kendilerine en fazla değeri katacak insanlarla çalışmak istiyorlar. Yani eğer siz ortalama değer sunan bir çalışansanız hem her an kolaylıkla ikame edilir oluyorsunuz, hem de ortalama hatta onun da altında bir maaşa razı olmak zorunda kalıyorsunuz. Elbette bu, bir iş bulabildiğiniz durumlar için geçerli. Geçtim en fazla değeri, doğru düzgün bir değer bile sunamıyorsanız o zaman bir iş bulmayı da unutun.

worldisflatcovmed.jpgAma durun, bunlar daha iyi günlerimiz. Bu durumu en güzel “Dünya Düzdür” isimli kitabında Thomas L. Friedman anlatıyor; “Sorun düzleşen bir dünyada sadece ulusların ve firmaların küreselleşmesi değil, insanların da artık küresel pazarlara açılma imkanının olması.” Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Artık tek rakibiniz TYH değil demek. Hiç beklemediğiniz bir anda Hintli bir yazılımcı Internet sayesinde sizin yerinize çalıştığınız firmanın yazılım işlerini, sizden çok daha ucuza yapmaya başlayabilir. Üretimin düşük maliyetli ülkelere kaymasından söz etmeye gerek bile yok. Bugün Avrupa ülkeleri ve Amerika için geçerli olan bu durum, çok yakın bir gelecekte bizim de başımıza gelecek. Bundan kaçışımız yok.

Peki ne yapıyor bu Hintli ve Çinli (çoğu yerde Rusya ve Ukrayna’nın da adı geçiyor) öğrenci kardeşlerimiz? Durup dinlenmek bilmeden çalışıyorlar. Milyonda bir yeteneğe ve zekaya sahip bir Çinli öğrenci ne diyormuş biliyor musunuz?

Bu ülkede benim gibi 1.300 kişi daha var ve iyi bir iş sahibi olabilmem için benim onlardan daha iyi olmam lazım.

Hintli gençler ise Hindistan Teknoloji Enstitülerinde (HTE) canla ve başla eğitimlerini tamamlıyorlar. Bir HTE’ye girmenin Harvard’a ya da MIT’ye girmekten daha zor olduğu öne sürülüyor. Son yıllarda pazarlama alanında yapılan akademik yayınlara bakıyorum, Hintli ve Çinli öğrencilerin çalışmaları her geçen gün hızla artıyor.

world_is_flat.jpg

Peki bu hırs neden derseniz? Bu düz dünyada kendilerine katacakları değerin nasıl bir farklılık yaratacağının farkındalar da ondan. Ve kendilerine bu değeri katmanın yolunun da ilk önce bilgiden geçtiğinin farkındalar.

Friedman’ın şu sözleri durumu çok güzel bir şekilde özetliyor;

İnsanların isteklerinin ve ihtiyaçlarının sonsuz olduğunu kabul ederseniz sonsuz miktarda iş alanı yaratılabileceğini de kabul etmiş olursunuz. Tek kısıtlayıcı faktör insanın hayal gücüdür. Tarihe bakınca görürsünüz ki ticaret ve iletişim arttıkça ekonomik hareketlilik ve hayat standardında yükselme kaydedilmiştir. Dolayısıyla düz dünyada bize iş kalmayacağından korkmamak gerekir. Pek çok iyi iş olacaktır. Ama tabii ki bilgisi ve fikri olanlar için.

Çocuklarımıza hep şöyle derdik: “Tabağındaki yemeği bitir, nice aç insan var dünyada.” Artık şöyle dememiz lazım: “Ödevini bitir, yapacağın işe göz dikmiş pek çok insan var dünyada”. Düz dünyada iş bulmak ya da işinizi kaybetmemek istiyorsanız durmadan yeni beceriler, bilgi ve uzmanlık edinmelisiniz. Düz dünyada çabuk uyum sağlayabilmek ve “öğrenmeyi öğrenmek” bir iş görenin sahip olabileceği en önemli nitelik olacaktır. Bilgi ve teknolojinin sınırları ilerledikçe, makinelerin yaptığı işler daha karmaşık hale geldikçe bunları kullanabilecek kapasitede olanların da kıymeti artacaktır.

Evet arkadaşlar, insan bir kere öğrenci oluyor. Ya bu dönemi gençliğinizi yaşayacağınız ve iş yaşamı öncesinde dinleneceğiniz bir dönem olarak göreceksiniz ya da eğlencenin dozunu azaltıp kendinize değer katmak, “öğrenmeyi öğrenmek” için elinizden geleni yapacaksınız.

Karar sizin.

Notlar:

Dünya Düzdür kitabının özeti için http://www.ozetkitap.com/dunya_duzdur.pdfMustafa

Mustafa Akyol‘un yazısı için: Düz Dünyadan Dönüş Yok


6 comments December 28, 2006

Büyük fikirler bunlara hazır olan kafalar için vardır…

Geçtiğimiz haftalarda “Bilimin Öncüleri” kitabını okudum. Kitap “Bilim nedir? Ne değildir?” sorusuyla başlıyor. Yazar, bilimin öncüleri olarak adlandırdığı bilim adamlarının hikâyelerine geçmeden önce, bilimsel yöntem, hipotez-gözlem ilişkisi, bilimsel kuram gibi bazı konulara da kısaca değiniyor. Bu ilk bölümde oldukça ilgi çekici olan konulardan birisi “bilimsel buluşta yöntemin ne olduğu” tartışmasının yapıldığı bölüm.

Einstein bu süreci şöyle özetliyor;

Bilim adamı önce problemine çözüm getiren ilkeleri bulmalı, sonra bu ilkelerden olgusal olarak yoklanabilir sonuçlar çıkarmalıdır. Bu iki etkinlikten ikincisi için okul öğretimi ona gereken kafa donatımını sağlamıştır; öyle ki, birinci evre aşılmışsa (yani açıklayıcı ilke bulunmuşsa), yeterli uğraş ve zeka gücünün onu aradığı başarıya ulaştıracağı söylenebilir. Ne var ki, birinci evredeki etkinlik değişik nitelikte bir sorundur. Kuram oluşturmada bizi başarılı kılacak ne bilinen bir yöntem vardır, ne de öğrenimle kazanılabilecek özel bir kafa donatımından söz edilebilir.

puzzle.jpg

Gerçekten de kitap içinde okuduğunuz hikâyelerin çoğu sizi bu sonuca götürüyor. Yani çoğu bilim adamının buluşunun tesadüfî denebilecek koşullara bağlı olduğunu görüyorsunuz. Üstelik çok sayıda bilim adamının daha 30’una bile gelmeden en büyük buluşlarını gerçekleştirmiş, önemli üniversitelerde profesörlük unvanlarını almış olduklarını okuyorsunuz.

Tüm bu hikâyeler de doğal olarak bilimsel buluşların mantıksal bir yapı ile ilerlemenin sonucu olmaktan çok sezgi, içe doğuş, yaratıcı hayal gücü, zekâ gibi kişisel özellikler ve rastlantılar sonucu oluştuğu fikrini yaratıyor. Buraya kadar söylediklerim belki de çok bilinmeyen bir yaklaşım değil. Ancak beni asıl etkileyen şey, bu kişisel özelliklerin ve rastlantıların, buluşların yapılmasını bir anda ve öyle kolayca sağlamadığı. Bu insanlar sahip oldukları deha ve yaratıcı hayal güçlerinin yanı sıra inanılmaz bir bilgi birikimine ve çalışma, üretme disiplinine sahip kişiler. Sadece deha ve yaratıcılığın bilimsel buluşlar için yeterli olmadığı gerçeği ise bu kişilerin hikâyelerinin derinlerinde karşınıza çıkıyor. (more…)


15 comments October 21, 2006

Innovation Games

Yeni bir ürün çıkartacaksınız. Ya da ürününüz üzerinde geliştirmeler yapacaksınız. Ama artık anketlere güvenmiyorsunuz. Fokus gruplar ise korkulu rüyanız haline geldi. Biliyorsunuz ki tüketiciler sorduğunuz sorulara gerçek cevaplar vermiyorlar. Ya sizin duymak istediklerinizi söylüyorlar ya da gerçekten ne istediklerini veya hissettiklerini onlar da bilmiyorlar. Peki ama ne yapacaksınız? Müşterilerinizin ne istediğini, neye değer vereceğini nereden bileceksiniz?

innovation_games_1.jpg

Sadece bir öneri: Innovation Games: Creating Breakthrough Products Through Collaborative Play (Yazar: Luke Hohmann, 2006)

Farklı bakış açılarına ihtiyacımız olduğu bir gerçek…

Not: Kitaptan Customer Experience Crossroads sayesinde haberdar oldum. “Using Games to Uncover Insights”  

  


Add comment September 29, 2006

Dijital çağda perakende: Superfast kasalar, sanal gerçeklik alışveriş merkezleri, Inter-Virtual bankası ve Safebox

1996 yılında Nigel Cope tarafından yazılan “Retail in the Digital Age” kitabı, 2006 yılında perakendeciliğin nasıl olabileceğine dair bir örnek canlandırma ile başlıyor;

2006’nın Nisan ayında bir Cuma akşamı, Jim Darcy işinden evine dönüyordu. Yarıyolda, Ev Alışveriş Sistemi’nden akşam yemeğini sipariş etmediği aklına geldi. Siparişi araba bilgisayarından veya ev alışveriş sisteminin mini versiyonu olan saatinden vermeyi düşündü ama sipariş asla zamanında yetişemezdi. Kendine kızarak, uzun zamandır yapmamış olduğu bir şeyi yapacağını farketti, yerel mağazalardan birisinde durmak zorundaydı. Mağazalar hala açıktı, bir şişe şarap ve çocukları için de eğlencelik birşeyler alabileceğini düşündü.

(more…)


5 comments September 19, 2006

The Laws of Simplicity

Ne zamandır yeni çıkan kitaplara bakmıyordum. Brand Autopsy‘de dolaşırken The Laws of Simplicity isimli yeni bir kitap gördüm. Yazarı MIT Media Lab’den John Maeda. Aynı zamanda ünlü bir grafik tasarımcısıymış.

simplicity_1.jpg

Maeda, iş ve insan hayatının özellikle de ürün tasarımlarının karmaşık yapısını sadeleştirmek (kolaylaştırmak da diyebiliriz belki burada) için 10 maddelik bir liste hazırlamış. İlk madde, gereksiz olanı çıkart diye başlıyor. Ama ilerleyen maddelerde, unutmatın ki bazı şeyler doğası itibariyle karmaşıktır ve basitleştirilemez/sadeleştirilemez de diyor. Özetle söylemek gerekirse, kitap sadelik/basitlik (simplicty) ile karmaşıklık (complexity) arasında nasıl bir denge kurulabileceğini/kurulması gerektiğini anlatıyor. Aslında bu konuya dikkatimizi çeken ilk kişi Altı Üstü Tasarım’dan Mehmet. Sık sık bu konular üzerinde duruyor. Sanırım önümüzdeki dönemde bu konu daha da önem kazanmaya başlayacak.

Peki tüketicilerin şu karmaşık hayatlarını kolaylaştırmak için biz pazarlamacılar yeterince sadeleştirebiliyor muyuz uygulamalarımızı?

Ekleme: Bu konuda karşıma çıkan güzel bir örnek: realsimplefurniture.com (Kaynak: Springwise.com)

Ekleme2: A.Selim Tuncer, bu konunun mesajdaki yalınlık konusuyla da ilgili olduğunu hatırlattı. Konuyla ilgili yazılarına aşağıdan ulaşabilirsiniz.

Fare deliğine sığmamış, bir de kuyruğuna ‘mouse’ bağlamış!  

“Logomuzu biraz daha büyütün. Yerimiz var, lütfen biraz daha!”


4 comments September 17, 2006

Tüketim Kültürü

Birinci baskısı 1999 yılında yapılan ve tükendiği için uzun zamandır piyasada bulunamayan bir kitabın yeniden yayınlanma haberini vermek istedim sizlere.

Sözünü ettiğim kitap, Yavuz Odabaşı'nın "Tüketim Kültürü: Yetinen Toplumdan Tüketen Topluma" isimli kitabı. Gözden geçirilmiş ve genişletilmiş baskısı Sistem Yayıncılık'tan çıktı. Kitap oldukça geniş bir kaynak taramasını içeriyor. Ancak bu teorik çerçeve güncel örmeklerle de tamamlanarak, kitap daha da zenginleştirilmiş. Tüketim konusuna ilgi duyan herkesin bu kitabı okuması gerektiğini düşünüyorum (sadece pazarlamacıların değil tüketicilerin de - hatta belki de tüketicilerin daha fazla) 

 

Kitabın ilk baskısı için yapılan tanıtımlardan birkaçını da burada aktarmak istedim;

Batı dünyasında yıllardır araştırılan, ülkemizde de son yıllarda gündeme gelen konulardan biri olan tüketim kültürü, Yavuz Odabaşı'nın kitabında ideolojisi ve güncel uygulamaları ile birlikte anlatılıyor. Yazar bir pazarlama kuramcısı olarak, bu kültürel gerçekliği enine boyuna tartışıyor ve aslında kuramsal bir derinlik taşıyan bu konuyu yalın ve kolay algılanabilir bir biçemle bizlerle paylaşıyor. (Milliyet Kitap, Haziran 1999)

Özünde, yaşamak için kaçınılmaz olan tüketim, günümüzün karmaşık yapılı toplumlarında bir yaşam biçimi ve yaşama kalitesi olarak çoğumuzun beyninde kurgulanmaktadır. Toplum içinde bir sınıflandırma yarattığı için tüketim ayrıca en çok konuşulan ve eleştirilen konuların başında gelir. Kitabın yazarı Yavuz Odabaşı tüketim kültürünün neden böylesine sert eleştirilere maruz kaldığını açıklama amacıyla ele aldığı eserinde tüketimin aynı zamanda yaşamsal öneminden söz ediyor. Tüketim dairesi içinde Modernizm Post-Modernizm karşıtlığını kullanarak değişen tüketici alışkanlıklarını sorguluyor.

"Tüketiyorum o halde varım!" diyen her bireyin haz arayıcılığı ve bireysel servet avcılığı kıskacında nasıl bir tüketim devi haline dönüştüğünü pazarlama biliminin yöntemleri ile açıklayan Odabaşı'nın kitabında yetinen toplumdan tüketen topluma gelişin macerasını bulacaksınız. (insankaynaklari.com)

Prof. Dr. Yavuz Odabaşı bu kitabında, Tüketim Kültürünü, hem de karşı cepheden, pazarlama alanında uzun yıllar çalışan bir öğretim üyesinin, bir tüketim kuramcısının, analitik ve eleştirel gözüyle enine boyuna inceliyor.(Tanıtım Bülteninden) 

Kitabın içindeki başlıklar ise şöyle;

  • Sevgili Tüketim Perisi

  • Tüketim Toplumu İdeolojisi

  • Kültür Üretim Sistemi

  • Sembolik Tüketim

  • Hedonizm

  • Materyalizm

  • Farkedilmeyi Farkettirmek

  • Postmodernizm ve Tüketici

  • Tüketirken Tükenmek

  • Bir Yaşam Biçimi

  • Yaşam Kalitesi


6 comments June 5, 2006


"Uygulamaya elvermeyen teori anlamsız, teoriye dayanmayan uygulama ise kısırdır." Leonardo da Vinci

İletişim

Kategoriler

Arşiv

Popüler Yazılar

Son Yorumlar

Süleyman SÖNMEZ on Bloglar ve Pazarlama
Emrah Doğan on Bloglar ve Pazarlama
zeynepozata on Bloglar ve Pazarlama
tasdemir on Bloglar ve Pazarlama
Bloglar ve Pazarlama… on Kimsenin çıkın gidin diyeme…

Links

Yakın Takip

Subscribe in NewsGator Online

Subscribe in Bloglines

Ziyaretçilerde Son Durum

free webpage counters

Tags