2008 Blog Konferansı

Bu yıl ilki düzenlenen Blog Ödülleri öncesinde, geçen sene yapılan Blog Konferansı’nın da ikincisi düzenleniyor. Yer ve tarih aşağıda. Hepinizi bekliyoruz efendim.

Konuşmacılar:

Aygül & Yalçın Pembecioğlu
Burak Bayburtlu
Burak Büyükdemir
Bünyamin Ayar
Emrah Doğan
Gökçen Karan
Mehmet Doğan
Mehmet Subaşı
Pınar İlkiz
Selçuk Koyuncu
Zeynep Özata

Tarih: 10 Mayıs 2008, 16.00 - 19.30

Yer: Galatasaray Üniversitesi - İstanbul

Program ve kayıt için Blog Konferansı sitesinden bilgi alabilirsiniz.

4 comments May 6, 2008

Oyun oynuyorsan bari bir işe yarasın…

Hepimiz zaman zaman kafamızı dağıtmak için bilgisayarda bazı oyunlar oynuyoruz. Oyun başında geçirdiğiniz süre sizin bir işinize yaramıyorsa belki balkalarının işine yarayabilir. Buyurun bu faydalı oyunlara;

http://www.freerice.com/

http://www.freeflour.com/

http://www.freepoverty.com/

http://www.savetheworldwithmusic.com/

2 comments April 22, 2008

Telefonlara kim bakıyor?

Finansbank ile yaşadığım Çağrı Merkezi Savaşları sonrasında aklımdan geçenleri Seth Godin çok güzel özetlemiş. Müşteriye ulaşmak ve sesinizi ona duyurmak için bu kadar çaba harcadığınız bir dönemde, müşteriniz zamanını ve ilgisini size ayırıp, sizi aradığında ona nasıl davranıyorsunuz? Telefon ilk çaldığında cevap veriyor musunuz? Yoksa, şu anda diğer müşterilerimizle ilgileniyoruz, uzunca bir süre beklerseniz ancak o zaman sizinle ilgilenmeye vakit bulabiliriz mi diyorsunuz? Seth Godin’in yazısının tamamını aşağıya alıntılıyorum. Mutlaka dikkate alınması gereken bir konu.

Who answers the phone?

The new rules mean that the most valuable marketing event is almost always an inbound phone call. An inbound phone call is the ultimate in short-term permission. The customer or prospect is taking the time to call you. She’s focused, interested, paying attention and willing to trust you.
Think for a minute about how much you spend (and how high up in the organization the discussions go) when it’s time for a new logo or a new Super Bowl ad.

And yet, even though the rules have changed, the lowest-paid, least-respected, highest-turnover jobs in the organization now do the most important marketing work.

Scharffen-Berger Chocolate (which I’ve featured in some of my books) was bought by Hershey three years ago. They bought it because of me (and people like me). People who will go out of their way to find high quality dark chocolate and then pay a huge premium to buy it.

I’ve been really disappointed with the quality of their product for a few months. It seems to me that in order to ramp up production, they’ve smoothed out some edges and the product is becoming boring. Fewer high notes, less interesting. So, I
called.

The operator, who couldn’t have been nicer, offered me a coupon for a free replacement bar. A replacement of what? More of the same mediocre product I was calling to complain about? Of course, she was just doing her job, but who’s fault is that? Who decided to give her nothing but a script, who decided not to take the inbound calls seriously, who decided that it made sense to put up a wall instead of opening a door? I guess the short version is, “why isn’t the brand manager answering the phone?” “Your call is very important to us,” does not jibe with, “Due to unusually heavy call volume.”

And the phrase, “I’m sorry, I’m just doing my job,” does not match up with the marketing event of a person taking the time to call (or to email).

No, of course Sumner Redstone can’t answer every single letter sent to Viacom. But…
Shouldn’t every single inbound call be answered in one ring? Shouldn’t there be as much spent on self-service customer support as is spent on the design of the selling part of your website? Shouldn’t you be tracking in the finest detail what people have to say when they call in? Shouldn’t you be rewarding call center operators by how long they keep people on the phone, not how many calls they can handle a minute? Shouldn’t there be an easy, fast and happy way for an operator to instantly upgrade a call to management (not a supervisor, I hate supervisors) who can actually learn
something from the caller, not just make them go away?

And I guess that’s my biggest point: the goal of every single interaction should be to upgrade the brand’s value in the eye of the caller and to learn something about how to do better, not to get the caller to just go away.


4 comments April 18, 2008

Add comment March 14, 2008

Güç Gerçekte Kimde?

Son aylarda tüm bankalarda bir hareketlilik. Müşterilerini yetkili kılma konusunda (bu kavrama ayrıca değineceğim) birbirleriyle yarışıyorlar. Kimisi “ben istersem” diyor, kimisi “güç sizde”. Ellerindeki gücü bizimle paylaşma hevesidir gidiyor. Bu reklamlar çıktığından beri aklımı kurcalayan bir soru vardı? Acaba bankalarımızda gerçekten bir değişim mi var, yoksa tüm bunlar altı henüz doldurulamamış birer “söylem”den mi ibaret? Aylardır bu konuda yazmayı düşünürken, bu bankalardan birisi bana bu “söylem”in altının neyle dolu olduğunu gösterdi nihayet (diğer banka sakın alınganlık yapmasın lütfen, aşağıda geçen olay diğer bankalara genellenemez, münferit olarak ele alınması gereken bir örnek olaydır).
hands.jpg 

Eski yazılarımı takip edenler belki hatırlar. Finansbank ile ilgili bir yazım vardı. Bir banka müşterisi olarak, hizmet aldığım bankayı nelere göre değerlendirdiğimi ve neden Finansbank’ta karar kıldığımı anlatıyordum o yazımda. Oldukça olumlu bir “tutuma” sahip olduğum bu banka, “güç bende artık” sloganı ile aramızdaki ilişkinin dinamiklerini yeniden şekillendirme kararı aldı ne yazık ki. Olayı anlamanız için ufak bir özet geçeyim sizlere.

Finansbank’ın kredi kartını 1999 yılından bu yana kullanıyorum ve her yıl da bu kartın ücretini bir güzel ödüyorum. Sakın yanlış anlaşılmasın, bu ücrete bir itirazım yok. Diğer yandan, Internet Bankacılığı aracılığıyla açtığım bir hesabım var ve çok uzun süredir de bu hesabımı kullanmıyorum. Sekiz yıllık çalışmamız süresince, bir kere kredi kartı borcu ödemek dışında hiç şubelerine gitmedim. Yani, şubedeki elemanlarını ne meşgul ettim, ne de bir hizmet aldım. Internet Bankacılığını ise kredi kartı hesabımı izlemek için kullanıyorum. Bunun dışında da bankayla bir ilişkim yok. Geçtiğimiz aylarda elime bir ekstre geçti. Sevgili bankam, almadığım hizmetler için hesabıma 10 YTL hizmet bedeli yansıtmış. Yetinmemiş üstüne bir de hesap işletim ücreti olarak 9 YTL almış. Bu da yetmemiş, işlettikleri bu ücretleri bana bildirmek için ekstre göndermişler ve ekstre başına 5 YTL’de bunun için almışlar.

Asabi ve sinirlerini zor kontrol eden birisi olduğum için, çağrı merkezlerini arayıp hayatı onlara zindan etmeyeyim de, bir e-posta ile kendileriyle olan tüm ilişkime bir nokta koyayım dedim. Aşağıdaki sorularımı ve taleplerimi kendilerine ilettim;

  • Bankadan herhangi bir hizmet almamışken 10 YTL hizmet bedeli nereden doğmaktadır? Eğer ki bu bedel Internet Bankacılığı için verilmişse, neden haber vermek için bir zahmet gösterilmedi? Günde iki defa kampanyalarını duyurmak için SMS gönderme zahmetine giren sevgili bankam, böyle bir uygulama için beni bilgilendirmeyi neden gerek görmedi?
  • 2007 yılının ilk üç dönemi için hesap işletim ücreti alınmamışken, neden durup dururken dördüncü dönemde bu ücreti almaya karar verildi?
  • Bütün ekstrelerimi e-posta yoluyla almak istediğimi belirtmiş olmama rağmen, neden hala normal posta yolu ile ekstre gönderiliyor anlamış değilim. Üstüne üstlük kendi yansıttıkları bedelleri duyurmanın bedeli neden benden alınıyor, onu hiç anlamadım. (Normal posta gönderisinin fiyatının 5 YTL olması ise ayrıca sorgulanacak bir durum? İstanbul’dan Eskişehir’e normal posta ücreti nedir acaba? Bunu onlara sormadım, şimdi aklıma geldi, o yüzden şimdi soruyorum.)
  • Hesabıma işletilen bu masrafların iptalini, şubelerindeki tüm hesaplarımın (kredili hesaplar dahil) kapatılmasını, kredi kartlarımın yenilenmemesini ve cep telefonuma da bir daha kampanya mesajı gönderilmemesini istedim. (Bu taleplerimi Internet Bankacılığı üzerinden yaptım ki talepleri yapanın ben olduğumdan emin olabilsinler.)

Sevgili bankam nihayet sorularıma cevap verdi. Gelen iki cevabı da aynen iletiyorum;;

Sayin …,
Hesap isletim ücreti ve hizmet bedeli talebiniz ilgili bolume bildirilmistir. Konuyla ilgili gelismeyi 444 0 900 Finansbank Cagri Merkezinden takip edebilirsiniz.
Vdesiz hesabinizin kapatilabilmesive kredi karti iptali için bagli bulundugunuz sube ile diger talepleriniz için 444 0 900 çagri merkezimizle görüsmenizi rica ederiz
Finansbank’a gösterdiginiz ilgi için tesekkür ederiz.
Saygilarimizla
Finansbank Çagri Merkezi
444 0 900

Yorumlarımı topluca yapacağımdan, hemen bankamın gönderdiği diğer cevabı da yayınlayayım.

Sayın …,
Hesap İşletim Ücreti; Vadesiz Yeni Türk Lirası hesaplarından sunulan bankacılık hizmetlerine ilişkin tahsil edilen masraf tutarıdır. Bireysel Bankacılık müşterilerimizden 2007 yılı içerisinde müşteri bazında yılda 4 defa olmak üzere, Vadesiz Yeni Türk Lirası Hesaplarından BSMV dahil 9.- YTL tahsil edilmektedir.
Bankamızla imzalamış olduğunuz Bankacılık İşlemleri Sözleşmesi’nin Genel Hükümler 16. maddesinde “Banka, önceden haber vermeksizin serbestçe tayin edeceği tutar ve aralıklarda Müşteri’nin vadesiz mevduat hesaplarından “Hesap İşletim Ücreti” tahsil etmeye yetkilidir. Banka bu tutarı dilediği zaman tek yanlı olarak artırma hakkına sahiptir” ibaresine yer verilmiş olup, söz konusu bedellerin iptali veya iadesi gerçekleştirilememektedir.
Yıllık Hizmet Bedeli; Müşterilerimize şube kanalından, çağrı merkezi, ATM, internet gibi alternatif kanallarından 1 yıl boyunca verilen servis ve hizmet için, yılda bir kez alınan bir ücrettir. Bireysel Bankacılık müşterilerimizden 2007 yılı için müşteri bazında yılda 1 defaya mahsus olmak üzere, Vadesiz Yeni Türk Lirası Hesaplarından BSMV dahil 10.- YTL tahsil edilmektedir.
Saygılarımızla, (*)Şikayet, istek ve önerileriniz bizim için bir armağandır;
Finansbank A.Ş. Sizi Dinliyoruz Hattı ( 0 212 ) 319 67 00

Gelelim benim cevaplarıma. Elbette bu cevaplar pazarlama bakış açısından bağımsız değiller.

  • İlk olarak şu ücretler ile başlayalım işe. Yansıtılan bu bedeller için imzalamış olduğum sözleşmede maddeler bulunduğu doğrudur. Ancak, bu bedellerin yansıtılmasında banka, bu cevabı veren müşteri temsilcisinin sandığının aksine, sonsuz bir hürriyete sahip değildir elbette. Sözkonusu ücretin alınmasında da belirli bir tutarlılık gösterilmesi gerekmektedir. Eğer ki banka böyle bir ücret almaya karar vermişse, neden vadesiz YTL hesabımdan 2007’nin ilk üç döneminde bu ücret alınmamıştır? Vadesiz USD hesabıma böyle bir ücret yansıtılmamıştır da, neden eksiye dönebilen hesabıma bu ücret yansıtılmıştır? Eşimin de vadesiz hesabı bulunmasına karşın kendisinden böyle bir ücret alınmamıştır? Bu ücretin alınmasındaki ayrım neye göre yapılmaktadır?
  • Gelelim hizmet ücretine. Elbette her banka gibi Finansbank’ın da tüm müşterilerinden kullandırdığı kanallar için bir bedel alması mümkün. 2007 yılı için belirlenen tutarı şöyle belirtmişler; “Bireysel Bankacılık müşterilerimizden 2007 yılı için müşteri bazında yılda 1 defaya mahsus olmak üzere, Vadesiz Yeni Türk Lirası Hesaplarından BSMV dahil 10.- YTL tahsil edilmektedir”. Buradan şunu anlıyoruz, banka sözkonusu kanallarını kullanan tüm bireysel bankacılık müşterilerinden bu tutarı alacak. Ancak, benimle aynı hizmetleri alan eşimden böyle bir bedel talep edilmemişken, neden benden bu bedel tahsil edilmiştir? Hesabımın eksiye dönebilmesi, bu bedelin tahsili için yeterli mi görülmüştür? Müşteriler arasındaki ayrım neye göre yapılmıştır? Ayrıca, her gün şubeye gidip hizmet alan müşteriyle, arada sırada Internet Bankacılığı’nı kullanan bir müşterinin aynı kefeye konması ne derecede doğrudur? Bir zamanlar şubelerdeki yükü hafifletmek için Internet Bankası Şubesini açıp bizleri bu şubelere yönlendiren ve işlemlerimizi bedava yapabilme şansı tanıyan bu bankalar, bugün neden böyle bir değişim göstermektedirler?
  • Önemli bir diğer konu da bankanın beni bilgilendirme konusundaki çabası. Ne yazık ki son dönemde, sadece Finansbank değil tüm bankalar bir SMS yarışına girmiş durumda. Neredeyse hergün Finansbank’tan bir mesaj alıyorum. Bu mesajların hepsi de kredi kartlarıyla ilgili kampanyalar hakkında. Cep telefonumun spam kutusu yok ki bunlardan kurtulayım. Okumadan siliyorum artık bunları. Bunca zaman ve para harcayıp aynı kapmyanyayı bile defalarca bana gönderen bankam, neden bu ücretleri alacağına dair tek bir bilgilendirme mesajı bile atmadı acaba? Hadi SMS’den geçtim, maliyeti var, ama neden bir e-posta ile beni bilgilendirmedi? Ha diyeceksiniz ki aldığı ücretler için bankanın seni bilgilendirmesine gerek yok, sen bileceksin. E iyi de kardeşim, işine geleni bildir, gelmeyeni bildirme. Bu gücün neresi bende sorması ayıp?
  • Şimdi gelelim bu müşteri hizmeti yetkililerinin bir müşterilerinin sorunu ile ilgilenme şekilllerine. Herşeyden önce, bu yetkililerin müşterinin talebini hiç okumadan, otomatik cevapları aynen gönderdiklerine inanmak için ne yazık ki elimde fazlasıyla delil bulunmakta;
    o Ben diyorum ki “kredi kartlarımın yenilenmesini istemiyorum”, onlar diyorlar ki “kartınızı iptal ettirmek için çağrı merkezini arayın” (ki karşımdaki kişinin bir bankacı olarak aradaki farkı bildiğini umut ederek bunu söylüyorum).
    o Ben diyorum ki “neden ilk üç dönem vadesiz hesabımdan hesap işletim üctreti alınmamışken dördüncü dönem alıyorsunuz?”, onlar diyorlar ki “Banka, önceden haber vermeksizin serbestçe tayin edeceği tutar ve aralıklarda Müşteri’nin vadesiz mevduat hesaplarından ‘Hesap İşletim Ücreti’ tahsil etmeye yetkilidir. Banka bu tutarı dilediği zaman tek yanlı olarak artırma hakkına sahiptir”.
    o Ben diyorum ki “cep telefonuma bir daha kampanya mesajı almak istemiyorum”, onlar haftada üç kez mesaj göndermeye devam ediyorlar.
    o Ayrıca, ekstre ücretleri ile ilgili talebim dikkate değer bile görülmemiş olacak ki bir cevap verme zahmetine de girmemişler.
  • Eğer ki bu müşteri temsilcisi vakit ayırıp da benim hesaplarıma bir kere bakmış olsa, hesabımın olduğu şubenin İstanbul Beşiktaş’ta olduğunu, ancak benim şu anda Eskişehir’de yaşadığımı görebilirdi ve hesaplarımı kapatmam için “şubeme başvurmam gerektiğini” söylemezdi.
  • Diğer yandan, onca işlemimi Internet Şubesi üzerinden yapabilirken, kart iptali, hesap kapatma gibi banka ile ilişkimi bitirmeye yönelik işlemleri neden kendi başıma ve Internet Bankacılığı üzerinden yapamadığım da ayrı bir konudur. Bir banka bir yandan “gücün bende” olduğunu söylerken, bir yandan da sadece kendi izin verdiği ölçüde tek başıma işlem yapmama izin vermektedir. Yani, güç sadece bu bankanın izin verdiği ölçüde bana geçebilmektedir.

Özetle, bunca “müşteri odaklılık” ve “güç sizde” söylemlerine karşılık olarak, aramızdaki sözleşme gereği bankam bana ilişkimizin şu bağlamda yürüyeceğini dikte etmiştir;

“Banka, önceden haber vermeksizin serbestçe tayin edeceği tutar ve aralıklarda Müşteri’nin vadesiz mevduat hesaplarından “Hesap İşletim Ücreti” tahsil etmeye yetkilidir. Banka bu tutarı dilediği zaman tek yanlı olarak artırma hakkına sahiptir”.

Sizce güç gerçekte kimde?

7 comments March 10, 2008

Thinker and Talker Kamp’08

Marmara Üniversitesi öğrenci kulüplerinden Marmara Community, “Thinker&Talker kamp’08″ projesi ile Türkiye’nin her yanından öğrenciyi buluşturmayı hedefliyor.

afis-son_hal.jpg

İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ, KOSGEB, KALDER, KAGİDER, İTO, İSO, RUTID, PERDER, SOYSAL DANIŞMANLIK, REKLAMCILAR VAKFI, GELİŞİM PLATFORMU, INNOVENT, MEDIACAT, GYİAD gibi önemli kurumların desteklediği Thinker&Talker kamp’08; “Triplex Challenge” ve “Ulusal Öğrenci Sempozyumu” olmak üzere iki bileşenden oluşuyor. Triplex Challenge adını taşıyan proje yarışması tüm üniversite öğrencilerinin katılımına açık ve 3 ayrı marka tarafından “Pazarlama” ve “Girişimcilik” ana başlıklarında düzenlenecek. 08 Şubat 2008′de açılacak yarışmanın başvuruları internet üzerinden yapılacak ve yarışmacılar, markaların brief’leri doğrultusunda hazırladıkları projelerini yine internetten firmalara ulaştıracaklar.

Üç markanın seçtiği üçer finalist, ödüllerini 03 Mayıs 2008′de Ulusal Öğrenci Sempozyumu’nun açılış programında alacaklar.

Ulusal Öğrenci Sempozyumu’nda bu yıl, destek veren kurumların katılımıyla “Girişimcilik, Pazarlama, Kariyer” konuları ele alınacak. Ayrıca MediaCat, BusinessWeek ve Infomag dergilerinin moderatörlüğünde düzenlenecek panellerde çeşitli sektörlerden duayen isimler üniversitelilerle buluşturulacak.Seminerler, paneller, vak’a incelemeleri ve sertifikalı eğitimlerin yanı sıra son gün düzenlenecek Kariyer Fuarı, sempozyum boyunca gerçekleştirilecek İstanbul’un seçkin mekanlarındaki akşam yemekleri ve katılımcıların günün yorgunluğunu üzerlerinden atabilecekleri eğlenceler de organizasyon dahilinde yer alan diğer faaliyetler…Ulusal çapta tüm üniversite öğrencilerinin katılımına açık olan sempozyum, İSTANBUL BÜYÜKŞEHİR BELEDİYESİ’nin ev sahipliğinde 03-06 Mayıs 2008 tarihleri arasında beş yıldızlı The Green Park Merter Hotel’de konaklamalı olarak gerçekleştirilecek.Detaylı bilgi ve yarışma başvuruları için: http://kamp08.thinkerandtalker.org/

1 comment February 7, 2008

Kart iptalleri ve bin dereden su getirmenin onbin yolu: Başlığa kanmayın, bu yazı bir yardım talebidir

Çoğumuzun başına en az bir kere gelmiştir bu tatsız durum. Bankayı arayıp kredi kartımızı iptal ettirmek. Kimi zamanlarda ne zordur. Bin dereden su getirtirler adama. Yahu siz değil miydiniz bu kartı yarım günde veren? Şimdi neden 15 gün sürüyor bunu iptal etmesi? Ne cevaplar alırız… Ya sorumlu kişi o kişi değildir, ya şubemize gitmemiz gerekir ya da iptali geciktirmek için başka bir sebep bulunur. Artık iş sizin kararlılığınıza kalmıştır. Ya savaşır ve amacınıza ulaşırsınız, ya da bu süreçte atılan çelmelerden birine takılır ve kartınızı cüzdanınıza yeniden yerleştirirsiniz. Ta ki sonraki yıl kart ücreti gelene kadar.

Bir de zorunlu durumlar vardır kredi kartınızı iptal ettirmek için. Kartınızı kaybetmişsinizdir ya da çaldırmışsınızdır. İşte bu durumlar gerçekten bankanızdan normalin ötesinde bir hız beklediğiniz zamanlardır. Öyle ki telefonda beklemekle geçirdiğiniz her saniye size saatler gibi gelir. Bu gibi kritik anlarda bankanızla aranızda geçen diyalog, yaşananlar, bir başka deyişle deneyimleriniz, bankanızla gelecekteki ilişkiniz için büyük önem taşır. Çünkü zor bir anınızda bankanızın size nasıl davranacağını bu şekilde öğrenmiş olursunuz. Sizi ne kadar önemsediğini, sorununuzu ne ölçüde kendi sorunu olarak gördüğünü, size bu gibi durumlarda en iyi hizmeti verebilmek için hizmet süreçlerini ne oranda geliştirdiğini görürsünüz. Ya da tam tersini görürsünüz. Bankanızda aslında işlerin çok da düzenli olmadığını, kendi önceliklerinin sizinkilerin önünde olduğunu ve aslında onlar için çok da önemli olmadığınızı anlayıverirsiniz.

İşte tüm bunları bilimsel bir sorun haline getirmiş ve bankaların bu tür hizmet süreçleri kapsamında ne oranda müşteri odaklı olduklarını analmaya çalışan bir tez hazırlanıyor bu günlerde. Danışmanlığını da daha önce Dışbank’ta birlikte çalıştığımız Dr. Uğur Özmen yürütüyor ve tez araştırması kapsamında kendilerine yardımcı olabilecek katılımcılar arıyorlar. Katılımcılardan beklentileri, kartlarını kayıp ya da çalıntı nedeniyle iptal ettirmek için çağrı merkezine başvurdularsa, bu deneyimlerini paylaşmaları. Yardımcı olmanın bir yolu daha var. Eğer ki iptal ettirmek istediğiniz bir kartınız varsa, bu kartınızı “kayıp ya da çalıntı” sebebini kullanarak kartınızı iptal ettirmeniz ve bu deneyimlerinizi araştırmacılarla paylaşmanız da mümkün. Ancak, kartınızı iptal ettirmeden önce dikkat edeceğiniz noktaları öğrenmek için araştırmacılara başvurmanız gerekiyor.

Türkiye’de araştırma yapmanın ne denli zor olduğunu bildiğimden, bu çalışmaya destek olmak ve az da olsa çalışmaya katılımcı sağlamak benim için önemli. Katılımcı olmak isteyenler doğrudan Uğur Özmen ile irtibata geçebilirler. E-posta adresi: uozmen@bilgi.edu.tr

Şimdiden katılanlara teşekkürler.

Add comment January 10, 2008

Pazarlama Blogları Karnavalı - 3

Önümüzdeki yıllarda gelenekselleşmesini umduğumuz Pazarlama Blogları Karnavalı’nın ikincisine hoş geldiniz. Geçen sene yaptığımız karnavalın üstünden epey bir zaman geçti ve bizleri biraz olsun rehavete kapılmış gören Cengiz arkadaşımız hemen yeni bir karnavalla bizleri kendimize getirdi. İnanıyorum ki yavaşlayan yazı performansımız karnaval ile birlikte, kısa zamanda eski haline gelecek.

Bu hafta sizleri iki farklı blogda ağırlıyorum. Hepinizin bildiği WordPress üstündeki adresim ve Blogger üstünde açtığım yeni sayfam. WordPress’in kapatılma hikayesini bilmeyen kalmadı sanırım. WordPress üstündeki bloğuma yazmaya devam etmekle birlikte, Blogger üstünden açtığım sayfamdan da paralel yayın yapıyorum. Bir başka deyişle, yazdıklarını görmedim duymadım diyen kalmasın diye elimden geldiğince çabalıyorum.

Bu kadar giriş faslı yeter sanırım. Gelelim bu haftanın karnaval yazılarına. Önceliği, bana mail göndermiş olan yazarlara vermek istiyorum. Sonra da karnavala katılmış diğer yazarların son yazılarını aktaracağım. Haydi buyurun bakalım karnaval yazıları…

İlk yazı Selim Tuncer’den geliyor. İnsan zihninin nasıl çalıştığından yola çıkıp konuyu iletişime getirdiği bu yazısı son zamanların en iyi yazılarından; “Beni böyle seev sevecekseen, olduğum gibii görecekseen…”. İşte yazısından bir alıntı;

Ne demiştik? Bir insanla iletişim kurmak istiyorsak onun zihninde var olan ve göndereceğimiz mesajın yapışacağı neler olduğunu dikkate almak zorundayız. Uyku dışında geçirdiğiniz zamanın %80’e varan bölümünü bir şekilde çevremizle iletişim kurarak geçirdiğimizi hatırlayacak olursak, bu ilkenin yaşamımız boyunca ne kadar işimize yarayacağını hesap edebilirsiniz. İletişim profesyonellerinin ise, adı üstünde, işleri budur ve ömürlerini “subasman” kodlarını eşeleyip durmakla tüketmek zorundadırlar.

İkinci yazı Fikir Atölyesi’nin yazarı Tunç Kılınç’tan geliyor. Richard Branson. ‘İş Fırsatları Otobüs Gibidir, Her Zaman Bir Diğeri Gelir!’. Tunç, Turkcell’in ‘İşTcell Liderler Konferansı’nda edindiği izlenimlerini, Bronson hakkında daha önceden bildikleriyle de derleyerek hazırladığı bir başarı hikayesini paylaşıyor bu yazısında. Yazısının sonundan ilginç bir bölüm;

Onaltı yaşında liseyi terk ederken başöğretmenin onun hakkında ilginç bir öngörüsü var:
“Sen ya hapisi boylarsın, ya da multi-milyoner olursun!”

Üçüncü yazımız Cengiz Çatalkaya‘dan geliyor. Büyük Fikir Nasıl Bulunur? The Big Idea. Cengiz ise MediaCat tarafından düzenlenen The Big İdea konferansında aldığı notları paylaşıyor bizlerle. Ayrıca yazısının sonunda bir de okuma listesi sunmuş bizlere. İşte size yazıdan bazı alıntılar;

“Fikri bulmak önemli ama bu fikri zamanında uygulayabilmek daha da önemli.”

“Büyük fikri bulmak için denemekten vazgeçmeyin, çok çabuk vazgeçiyoruz veya yenilgiyi çok çabuk kabul ediyoruz, bu yüzden de büyük fikirleri bulmakta zorlanıyoruz”

“Sanıldığının aksine, basit olmak hiç de kolay değil, tam tersine basit olmak çok zor. ”

Dördüncü yazımız Pazarlama Cadısı bloğunun yazarı Burcu Tüzün‘den geliyor; Sektörü büyütmeye çalışanlar. Oldukça sert sayılabilecek bir eleştiri yazısı kaleme almış Burcu ve işte kendi sözleiyle yazısının özeti;

Bazı ajansların dilinde almış başını gidiyor “sektörü büyütmek”. Ancak sektörü büyütmekten bahsedenlerin anladıkları aslında “müşteriyi eğitmek”. Çünkü müşteri onlara göre her zaman çok bilinçsiz. Müşteri deyim yerinde ise o kadar kütük ki her şeyi onlara kafalarına vura vura öğretmek lazım. Kafalarına vura vura bütçelerinden her yıl daha fazla pay almak lazım. Bütçeyi ellerinden alıp onlara artı hiçbir yarar sağlamamak lazım. Kim bu “o”nlar? Ajanslar elbette. Bazı ajansları göz ardı ederek yazıyorum. Bu yazıyı okuduklarında sahiplenmesi gerekenleri şeytan dürter nasıl olsa.

İlk iki haftanın ev sahibine bir öncelik verelim ve son yazılarına şöyle bir göz atalım istedim. İlk hafta ev sahipliğimizi yapan Benim naçiz fikrimce bloğunun yazarı Hüseyin’den Çin’in ürettiği ürünlerin imajı nedeniyle yaşadığı zorlukları aşmak için başvurduğu yeni yolu anlatan güzel bir yazısı ile karşımızda; PRC’de yaptık.

İkinci hafta ev sahipliğimizi yapan Admarketum sayfasının yazarı Özgür Emre Öztürk ise karnaval yazısı sonrasında biraz tembellik yapmış. Bir önceki yazılarından ikisini alıntılıyorum buraya; Yaratıcı esinlenmeler 1 ve 2

Bence WOM sayfasının yazarı Murat Tanören ise Made to Stick kitabının yazarı Chip Heath’in McKinsey Quarterly ile söyleşisinden bir bölüm aktarıyor bizlere; Made to Stick.

Sırada Özgür Alaz var. O da en son yazısında Blog konferansında yapmış olduğu sunumu paylaşmış bizlerle.

TRaumbilDesign’ın yazarı Emine Can ise Başka türlü REKLAM BU yazısında tüketicinin kaçamayacağı reklamlardan örnekler paylaşmış bizlerle.

Emine Can’dan Briefistan’a geçiyoruz ama ne yazık ki yeni bir yazısı olmadığını görüyoruz. Bu nedenle eski yazılardan birisini öneriyorum sizlere; Marka olmak ya da olmamak…

Manhem’in yazarı Fatih Taşkıran ise Microsoft-Apple çekişmesini ele aln bir reklamı yaylaşmış bizlerle; Gates vs. Jobs.

AntiFit’in yazarı Alemşah ise önde gelen moda tasarımcıları ve genç yeteneklerin buluştuğu bir etkinlikten haberdar ediyor bizleri: Galata Moda.

Marketing Defteri’nin yazarı Rüstem Memedov ise; “Qırmızı ANS-in rəngidir ay SPACE!!!” başlıklı yazısıyla karnavala konuk oluyor. Markanın duyuların tamamı tarafından algılanması gerekir diyor Rüstem ve devam ediyor;

Renk de, ses gibi, koku gibi markanın önemli unsurlarından biridir. Oysa Space kanalının renk kodlaması yoktur. İnternet sitesinde farklı, ekranda farklı, hatta parlak parlak renklerle karşımıza çıkan Space’in bu nedenle bizim algılarımızda renk karşılığı da yoktur.

Brand Box’ın yazarı Onur Yüksel ise “Fikrin küçüğü büyüğü olmaz” diyor. Onur bu yazısında, Burak‘ın Jiklet.com sayfasından seçtiği bazı tasarımları paylaşıyor bizlere.

Müntehamangan ise “Farklılaş bakkal amca” yazısıyla oldukça yakınından örnekler vererek, bakkallarımızın farklılaşabilecekleri noktaları ortaya koyuyor.

Özgü Güder ise Ah Şu Kardeş Kavgası…! başlıklı yazısında pazarlama-satış ilişkisini ve bitmek bilmeyen bir tartışmayı masaya yatırıyor.

Markalar & Fikirler sayfasından İbrahim Ulga ise “Mondus.net Türkiye’nin Facebook’u mu?” başlıklı yazısında, “Mondus.net’in facebook olmasına gerek var mı?” sorusuna cevap arıyor.

Gökçen Karan’ın video bloğundan ise “Önce düşün, Internet’e ondan sonra gönder!..” diyor. Oldukça önemli bir konunun altını çizen Gökçen şunları da ekliyor;

Internet’in inanılmaz yayılım hızını gözönüne almadan, yayınladığınız herşeyin binlerce belkide onbinlerce kişi tarafından görüleceğini ve yayılacağını hatırlayarak birşeyler yazın veya resimlerinizi Internet sitelerine yerleştirmeyin lütfen.

Yazının videosunu mutlaka izleyin.

Geldik Murat Kaya‘nın yazısına; “Starbucks, hayat kurtarır mı? “. Starbucks Hayatımı Nasıl Kurtardı? isimli kitabı ve kitabın Starbucks algısını nasıl etkilediğine değiniyor yazısında. Sonuna da not düşümüş; “Otobüste okumak için de güzel bir seçim” diye.

Son yazımız Dare to be different bloğundan Eren Kumcuoğlu’ndan geliyor; “3 Büyüklerin algılanan değerleri“. Büyük kulüplerimizin sosyoekonomik sınıf, karakter, taraftar davranışı, taraftar nüfusu, kurumsal yapıları, kurum kültürü, fiziksel konumu, başarılarını baz alarak yarattıkları marka imajlarını incelemiş ve bir iki tane de eğlencelik benzetme yapmış. Yazıya geçmeden önce işte o benzetmelerden bazıları;

Takımları votka yapsak ve şişelesek;
Galatasaray - Smirnoff
Fenerbahçe - Binboa
Beşiktaş - Tekel

Takımları araba yapsak ve galeride sunsak;
Galatasaray - BMW
Fenerbahçe - Hummer
Beşiktaş - Tofaş Kuş serisinden bir araba

Efendim, ev sahipliğimizden memnun kaldığınızı umuyorum. Haftaya karnavalın ev sahibi BenceWOM. Herkese keyifli yazılar ve okumalar…

3 comments December 2, 2007

İçerik arttı, mertlik bozuldu…

Geçen hafta, çok sevdiğim Mine Oyman hocam etkileşimli pazarlama, özellikle de bloglar üzerine konuşmak için beni dersine davet etti. O andan itibaren bir huzursuzluk sardı bedenimi. Konu temelde bloglar olmakla birlikte etkileşimli pazarlama çervesinde dönecekti ve fakat Mine Hoca’nın bilmediği şey, benim uzunca bir süredir bu alemleri takip etmiyor olmamdı. Uzuncadan kastım yaklaşık altı ay ancak, bu işin içinde olanlar çok iyi bilirler ki bu süre önemli değişimlerin yaşanmasına yeter de artar bile.

Anlatmaya nereden başlayayım diye düşünürken, aklıma birden Altı Üstü Tasarım için hazırlamış olduğum bir yazı geldi; Bizim Zamanımızda İnternet’e Bağlanmak İçin Bir Numara Çevriliyordu… En sevdiğim yazımlarımdan birisi olmanın yanında bu yazımın, yeni enformasyon teknolojilerinin yarattığı değişimi özet biçimde aktardığını düşünürüm. Geçen yüzyılın sonunda Internet balonunun patlamasıyla yaşanan çöküş, çoğu firmanın Internet’e olan güvenini tamamen sıfırlamışken, bugün gelinen noktada karşımızda bambaşka bir Internet var: Web 2.0. Bu yeni Internet, ilk nesilden farklı olarak parayla çok da ilgili gözükmüyor. Daha çok bilginin ve eğlencenin paylaşımı, diğer insanlarla kurulan ağlar, yaratılan bedava içerik gibi kavramlarla ilgili.

831001_84675979.jpg

Alemşah’ın Etkileşimli Pazarlama sunumu aslında bu yeni dönemin kavramlarını çok güzel ortaya koyuyor; yenilikçi iş fikirleri, paylaşım, duruma uygun içerik, kişiselleştirme, sanal kişiliklerimiz, katılım, etkileşim, beraber üretim, deneyim, virütik pazarlama, ağızdan ağıza iletişim ve social networking.

İşte bu noktaya kadar herşey tamamdı ama acaba son altı ayda ne olmuştu. Bunu öğrenmek için Steve Rubel’in MicroPersuasion bloguna bir uğradım ve son iki üç aydır yazdıklarını şöyle hızlıca bir gözden geçirdim. Gelin birlikte neler değişmiş ve bizi daha ne gibi değişimler bekliyor birlikte bakalım.

Yukarıda bahsettiğim yazımda diyorum ya Internet üzerinde kitle iletişimi devri kapanıyor ve yerini kitlelerin birbirleriyle paylaşımda bulundukları yeni bir yapı alıyor diye. İşte bu yeni dönemin en önemli gelişimelerinden birisi kullanıcılar tarafından yaratılan içerik ve bu içeriğin özgürce paylaşımı idi. Özellikle de bloglar bu yeni akımın en önemli aktörleriydi. Bu gelişmelerle birlikte ortaya çıkan “Uzun Kuyruk” teorisi hepimizin gönlünde taht kumuştu. Bu fikir, biz teknoloji aşıklarını delicesine heyecanlandırıyordu. Dünya geri dönülmez bir şekilde değişiyordu ve biz buna tanıklık etmekle kalmıyor aynı zamanda bu değişimin içinde yer alıyor, değişimi bizler yaratıyorduk.

831003_63181656.jpg

İlk zamanlarda çoşkuyla karşılanan bu içerik bolluğu zamanla bir enformasyon bombardımanına dönüşmeye başladı. Rubel’in deyişiyle klasik iktisat kuralları, yaratılan bu içerik için de geçerli oluyordu. İçerik (yani arz) arttıkça bir mal (commodity) halini almaya başlıyor ve değersizleşiyordu. İçerik arttıkça insanları o web sitelerine çekmek giderek zorlaşıyordu. Ne yazık ki insanların dikkatleri Moore Yasası’na uyum göstermiyor. Dikkatlerimizin de zamanımızın da bir sınırı var ve biz artık RSS takipçilerimizde, e-postalarımızda biriken enformasyona  yetişemez olduk.

Bu süreç beraberinde bazı önemli değişimleri de getireceğe benziyor (hatta Rubel bu değişimin başladığını da söylüyor). Bunlardan ilki, insanların şimdiye kadar neredeyse yutarcasına almaya çalıştıkları enformasyon miktarına bir sınır getirecekleri. Bunu kendi hayatımda bizzat yaşıyorum aslında. Çok daha az sayıda blog takip etmeye başladım ve e-posta aboneliklerimin neredeyse tamamını iptal ettim. Enformasyon kaynaklarımı elimden geldiğince rafineleştirmeye çalışıyorum. Hem nicel hem de nitel anlamda.

831004_93301705.jpg

Bu değişimin ilişkili olduğu bir diğer nokta ise Mikro Medya ismi verilen akımın yükselişe geçmesi. Mikro medya kavramı, Internet üzerindeki sosyal ağlar veya sosyal medya olarak adlandırılan ortamlar aracılığıyla ses veya video mesajlarının paylaşımı anlamına geliyor. YouTube ve benzeri ortamların bu denli popüler olması boşuna değil anlayacağınız. Bir yandan kablosuz Internet erişiminin, diğer yandan mobil cihazların görüntü ve ses kalitelerinin artması da bu akımı destekliyor. Rubel, mikro medya akımı ile birlikte gönderi sayılarının artacağını ancak buna karşılık olarak içeriklerin giderek kısalacağını öngörüyor. Bu  gelişmeler elbette yazılı içeriğin öldüğü anlamına gelmiyor ancak sanırım benim o uzun yazılarıma müşteri bulmam oldukça zorlaşacağa benziyor.

Aslında bu gelişmelerle oldukça bağlantılı bir başka gelişme ise “Generation Cash” kavramı. Kullanıcı tarafından yaratılan içerik ile birlikte “Generation Content” kavramı ortaya çıkmıştı. Yarattığı içeriği bedava olarak diğerleriyle paylaşan bir nesilden bahsediyorduk. Aynı zamanda, gerek üretim gerekse de iletişim süreçlerinde aktif bir katılım sağlayan, görüşlerini paylaşan ve böylelikle de işletmelere yol gösteren bir kullanıcı/tüketici kitlesi ortaya çıkmıştı. Öyle ki işletmelerin dünya para verip toplayamayacakları bazı önerileri bedavaya bu kullanıcılardan alabiliyorlardı. Ancak, web sayfaları kaliteli içeriği kendi sayfalarına çekmek, işletmeler ise yetenekli kullanıcılarının fikirlerini kapmak için paranın ucunu göstermeye başlamışlar sanırım. Kimileri doğrudan ödemelerle, kimileriyse reklam gelirlerinin paylaşılmasıyla kullanıcıyı kendisine çekmeye çalışıyor anlaşılan. Bu yeni neslin adı da “Generation Cash”. Yani yarattığı içeriği bir şekilde nakite çevirmeye çalışan bir nesil geliyor. Türkiye’de de eAnlat sayfası bu uygulamalara bir örnek.

831005_24622595.jpg

Artan içeriğin bir diğer önemli yansıması ise kullanıcının arama sayfalarını daha yoğun kullanması oldu. Bu durum sayfaları ziyaret eden kullanıcıların en önemli kaynaklarını arama motorları haline getiriyor. Rubel gibi benim de ziyaretçilerimin çok önemli bir kısmı Google’dan geliyorlar ve düzenli okuyucularım değiller. Okuyucu giderek daha az sayıda sayfayı aklında tutmaya başlıyor ve ne zaman bilgiye ihtiyacı olsa Google sayesinde doğru adresi bulacağını düşünüyor. Ancak ne yazık ki Google’ın içinde aradığınızı buşmak da artık öyle kolay olmuyor. Doğru bilgiyi, kısa zamanda bulabilmek giderek zorlaşıyor.

Tüm bu anlattıklarım ne yazık ki Internet üzerinde yarattığımız herşeyi ne denli çabuk tüketmeye başladığımızın bir göstergesi bana göre. Öyle hızlı bir tüketim ki artık uzun yazılar okumaya tahammülümüz yok. O yazıda anlatılmak isteneni tek bir fotoğraf özetlesin istiyoruz. O fotoğrafa da şöyle bir bakıp geçiyoruz çünkü sırada bakılması gereken daha yüzlercesi var. Miktarın çokluğu giderek yüzeyselleşmemize, herşeyden biraz alacağım diye hiçbirşeyi derinlemesine anlamamamıza neden oluyor. Sürekli yeni ortamları tüketmeye başladık. Bundan bir süre önce bloglar baştacımız iken şimdi Facebook ve benzeri sayfalara sardırmış durumdayız. Sanmayın ki bu çok uzun sürecek. Elbette yeni Facebook’lar çıkacak ve hepimiz oraya doğru koşmaya başlayacağız, Üstelik bunun olması da çok fazla zaman almayacak.

Lafı buraya kadar getirmişken Facebook’tan bahsetmemek olmaz diyorsunuz, biliyorum ama o da önümüzdeki haftalara kalsın.

Add comment November 3, 2007

12. Ulusal Pazarlama Kongresi

Kongre ile ilgili detaylara daha sonra değineceğim. Ancak, arayı uzatmadan kongre resimlerini aktarmak ve bu güzel kongre için Sakarya Üniversitesi’ne, özellikle de kongrenin gerçekleştirilmesinde büyük emeği olan Remzi Altunışık ve Hayrettin Zengin hocalarıma teşekkür etmek istedim. Hem bizleri çok iyi ağırladılar, hem de çok keyifli tartışma ortamları sağladılar. Tekrar teşekkürler.

Ve işte karşınızda kongreden kareler …

pazarlama-kongresi-046.jpg

Kongreye Anadolu Üniversitesi’nden kalabalık bir grup olarak katıldık.

pazarlama-kongresi-032.jpg

Gala yemeği. Fotoğrafı ben çektiğim için ben yokum.

pazarlama-kongresi-020.jpg

pazarlama-kongresi-025.jpg

Gala yemeği: Üç silahşörler

pazarlama-kongresi-084.jpg

Dönüş yolundayız.

Add comment October 24, 2007

Yeni bir ‘mim’ serisi

Uzunca bir zamandır ortalıkta dolaşmayan mimler bloglar aleminde yeniden boy göstermeye başladı. Başlamasıyla iki farklı yerden mim yemem bir oldu. Sağ olsun önce Murat Kaya, ardından da Arzu Cihangir mim pasını vermişler.

İlginç bir mim serisiyle karşı karşıyayız. En yakınınızdaki kitabı açıyorsunuz ve 187. sayfanın ilk cümlesini yazıyorsunuz. Mimi ilk yediğim sırada bana en yakın kitap bir yemek kitabıydı ve ne yazık ki 187. sayfası yoktu. Bu ilk kitaptaki sayfa sorunu ve aradan geçen zaman nedeniyle, şu an itibariyle çalışma masamdaki kitap yığınının en üstündeki kitabı seçmiş bulunuyorum.

Jacques Ellul (2003). Teknoloji Toplumu, Bakış Yayınları: İstanbul, s. 187:

“…sından temel niteliktedir. Ancak üretim temposu piyasa koşullarının bir fonksiyonu olmaya devam etmektedir.”

Şimdi geldik işin en zor kısmına. Ben de elimdeki mim pasını doğrudan Alper Akcan‘a gönderiyorum.

1 comment October 24, 2007

Pİ’nin yeni sayısı çıktı

piekim.jpg 

Derginin bu sayısına dair detaylı bilgi için tıklayın.

Add comment October 17, 2007

Blog Action Day

Benim blog sürekli bir pasif direnişe geçti geçmesine ama, arada sırada şöyle ağız tadıyla bir eylem yapmak da istiyor insanın canı yahu. İş böyle olunca da kalktım “Blog Action Day” hareketine katıldım. Gerçi benim yapacağım eylem ancak bu boyutta olabilir, ama olsun. Hiç yoktan iyidir.

Katıldım katılmasına da bir anda aklımdan çıkıvermiş eylemin günü. Süper bir aktivistim anlayacağınız. Neyse, ucuz atlattık diyebiliriz. Bir anda gözüme ilişti anasayfamdaki banner. Bu saat olmuş, gözlerim acımaya başlamış. Bir ton da ütü yapmışım. E, ne yazacağım şimdi?

Bu ilk eylem çevreyle ilgili konularda bir gündem oluşturmayı amaçlyor. Bu harekete katılan tüm blog yazarları, 15 Ekim tarihinde çevreyle ilgili istedikleri bir konu hakkında yazı yazacaklar. Neyse ki zamanında bol bol çevre ve sürdürülebilirlik konularına değinmişim. Ben de bu seferlik biraz bu arşivden yararlanayım dedim. Buyurun onlardan birisini seçin.

What is the Meatrix?

Sosyal Sorumlu Tüketici

Yeşil Pazarlama

Çocuk Emeğini Sömürmeye Son

Aktivistler pazarlama bilimini/sanatını kullanmayı öğrenirlerse ne olur?

Doğru şeyler yaptığınızı düşündüğünüz anda bile neyle karşılaşacağınızı bilemeyebilirsiniz…

Bu arada sonraki eylemlere katılmak isteyenler de buyursun “Blog Action Day” sayfasına.

1 comment October 15, 2007

WordPress sayfalarına erişimin engellenmesi ve giderek şekil değiştiren bir hukuk mücadelesi…

WordPress sayfalarına erişim 17 Ağustos’tan bu yana engellenmiş durumda. Engellenmenin başladığı günlerde sayfalarına giren blog yazarları ne olduklarını şaşırdılar. Acaba ne yapmışlardı da sayfaları engellenmişti. Üstelik mahkeme kararıyla. Çoğu insan kendinden bile şüphelendi. Ulen ne yazdım da başıma geldi bu işler diye. Hatta bazıları sayfalarının hacklendiğini bile düşündüler. Sonra yavaş yavaş işin iç yüzü ortaya çıkmaya başladı. Kendi sayfaları değildi sorun. Adnan Oktar’la ilgili yazılar yayınlayan ve sayıları ona bile ulaşmayan WordPress blogları nedeniyle yaşanıyordu bu engellenme. Ancak, sadece sorunlu bloglar değil tüm WordPress erişime kapanmıştı.

showimg.jpg

(more…)

15 comments September 30, 2007

Kara tren gecikir, belki hiç gelmez…

Günlerdir tüm kanallarda her dakika karşımıza çıkan bir tren var ya. İşte o trenin meğer bambaşka bir hikayesi varmış arkadaşlar. Anlayan anlamıştır sanırım şimdiye kadar. Evet, Ziraat’in treninden bahsediyorum.

Züccaciyeci Çemkir Bey hikayeyi tüm detaylarıyla aktarmış, ama ben bizimle ilgili olan kısımlarını şöyle kısa bir özet geçeyim sizlere. Hikayemiz dört yıl önce başlıyor. Ziraat Bankası o zaman çalıştığı ajans olan Mass Ajans’tan 140. yılları için bir film istiyor. Ama o dönem bütçenin azlığı nedeniyle proje gerçekleştirilemiyor. İki yıl sonra bu sefer 142. yıl için bir film isteniyor aynı ajanstan ve bu sefer bütçe daha iyi. Ajans bir konsept geliştirip sunumunu yapıyor. Fikir beğeniliyor, ama bir nedenden dolayı film çekilemiyor. Buraya kadar sorun yok. Geliyoruz bugüne. Ziraat Bankası Türkiye’nin lokomotifi olarak tüm kanallarda boy göstermeye başlıyor. İşte bu film var ya, hikayenin başında bahsettiğimiz filmin ta kendisi. Ancak işi yapan Mass Ajans değil. Filmin altında, Ziraat Bankası konkurunu kazanan Art Grup’un imzası var.

kara-tren.jpg

Bugün Selim Tuncer’in sayfasını açarken güzel bir siyasal iletişim yazısı daha bekliyordum. Onun yerine beni dehşete düşüren bu yazısıyla karşılaştım. Yazıya ve ziyaret defterine bırakılan yorumları okudum. Gözlerime inanamadığım için Züccaciyeci Çemkir Bey’in ve Selim Tuncer’in yazılarını bir kere daha okudum. Hem Selim Tuncer’in hem de projede yer almış diğer arkadaşlarının yazılarında öyle büyük bir kıgınlık gördüm ki dayanamadım. En azından bir yazıyla onlara destek vermem gerektiğini hissettim.

Bu filmin altında yatan konsept Selim Tuncer’in ve yazısında isimlerini saydığı çalışma arkadaşlarının emeğinin bir ürünü ve anladığım kadarıyla kendilerinden herhangi bir izin alınmaksızın kullanılmış. Ortada bir hırsızlık söz konusu. Bundan da öte, onca insanın emeğine, göz nuruna ve alınterine bir küfür bu davranış. Bu çirkinlik, bu ayıp kelimelerle anlatılacak gibi değil.

Bu aşamada, Selim Tuncer’in tek bir isteği var, çalışma arkadaşlarının itibarlarının iadesi ve kendilerinden  özür dilenmesi. Emeğe yapılan bu saygısızlık karşısında her zaman yanlarında olduğumu söylemek istedim. Umalım ki bu işin sorumluları yaptıkları hatadan en kısa zamanda geri dönsünler. 

5 comments July 25, 2007

Yapay zeki

Ceyda: Merhaba zeynep, size nasıl yardım edebilirim?  
Başlıklar için konu yazabilir ya da soru sormaya başlayabilirsiniz.  
zeynep: Botego nedir?  
Ceyda: Botego, 7 gün, 24 saat çalışan, firmanızın müşterilerine canlı bir operatörmüş gibi hizmet veren, sürekli öğrenen ve gelişen bir öznedir.  
Botego´nun işleyişiyle ilgili somut örnekler için ´örnek´ yazabilirsiniz.  
zeynep: örnek  
Ceyda: Somut birkaç örnek şöyle sıralanabilir: Müşterinize en yakın teknik servisinizin adresini vermek, müşterinizin bir şikayetini ve onun iletişim bilgilerini kaydederek müşteri memnuniyeti sağlamak, müşterinizin ürünleriniz hakkındaki sorularını yanıtlamak, müşterinizle diyalog sırasında ona özel tanıtım mesajları iletmek, hatta farkında olmadan yanıtlayacağı bir anket uygulaması yapmak…
Botego´nun size sağlayacağı faydaları merak ediyorsanız fayda yazın.  
zeynep: sen kimsin?  
Ceyda: Bir Botego operatörüyüm, amacım size yardımcı olmak.  
zeynep: canlı birisi misin  
Ceyda: Sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz.  
zeynep: neden cevap veremedin?  
Ceyda: Sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz.  
zeynep: liste dışındaki sorulara cevap veremiyor musun?  
Ceyda: Sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz.  
zeynep: takıldın sen  
Ceyda: Sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz.  
zeynep: :) görüşmek üzere  
Ceyda: Sorduğunuz soruyu anlamadım, lütfen aynı soruyu farklı bir şekilde sorunuz.  
BotegoINSTANT´ı tanımak isterseniz instant yazın.  
zeynep: tamam  
Ceyda: Anlaştık :)  
zeynep: neye anlaştık?  
Ceyda: Botego, 7 gün, 24 saat çalışan, firmanızın müşterilerine canlı bir operatörmüş gibi hizmet veren, sürekli öğrenen ve gelişen bir öznedir.  
Botego´nun işleyişiyle ilgili somut örnekler için ´örnek´ yazabilirsiniz.  
Sorunuzun şu olduğu varsayıldı: “Botego neye yarıyor?´´  
zeynep: Niye varsayıyorsun?  
Ceyda: Botego, size bir insanla konuşuyormuşsunuz gibi yanıt veren bir sistem. Bunu vurgulamak için, adında insana ait bir kavramı, ego´yu kullanmanın doğru olacağını düşündük. Botego´nun bildikleri her gün arttığı için, kendine güveni de artıyor, gittikçe daha büyük bir egosu olan bir bot haline geliyor.  
Sorunuzun şu olduğu varsayıldı: “Adın niye botego?´´  
zeynep: Yani yakında şişmiş bir egoya mı sahip olacaksın?  
Ceyda: Sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz.  
zeynep: Gene en başa mı dönüyoruz?  
Ceyda: Botego´nun doğru cevap verme yüzdesi, bir ölçüde ona sorulabilecek soruların kapsamının ne kadar doğru belirlenebildiği ile ilgili. Ancak üstün algoritması, bu sorular öngörülen şekilde sorulmasa bile sorunun doğru anlaşılıp, doğru yanıtlanabilmesine olanak sağlıyor.  
Sorunuzun şu olduğu varsayıldı: “Botego doğru yanıtlamak konusunda ne kadar başarılı?´´  
zeynep: Evet, sorular doğru sorulmasa bile doğru anladığın şüphe götürmez biçimde ortada sevgili botego :)  
Ceyda: Botego´nun doğru cevap verme yüzdesi, bir ölçüde ona sorulabilecek soruların kapsamının ne kadar doğru belirlenebildiği ile ilgili. Ancak üstün algoritması, bu sorular öngörülen şekilde sorulmasa bile sorunun doğru anlaşılıp, doğru yanıtlanabilmesine olanak sağlıyor.  
Sorunuzun şu olduğu varsayıldı: “Botego soruları kaçta kaç oranında doğru yanıtlayabiliyor?´´  
zeynep: Neyse, geyiği abartmayalım.  
Ceyda: Sorduğunuz soruyu anlamadım, lütfen aynı soruyu farklı bir şekilde sorunuz.  
Sorularınıza yanıt almakta zorlanıyorsanız sadece e-posta adresinizi yazınız. Operatörlerimiz size en kısa sürede yanıt vereceklerdir.  
Botego´nun bir marifetini öğrenmek için ´veri´ yazınız  
zeynep: Sana kolay gelsin sevgili botego.  
Ceyda: Sorduğunuz soru aşağıdakilerden biri ise lütfen seçiniz.

botego_logo.jpg Yukarıdaki diyalog Botego‘yla yaptığımız sohbetten bir alıntı. Biraz espirili olsun diye ben soruları biraz abarttım. Ancak anlamlı sorular sorduğunuzda Botego’nun oldukça başarılı olduğunu itiraf etmeliyim.

Sanırım yukarıdaki satırlardan Botego’nun ne olduğunu biraz anladınız. Geçenlerde Serdar Öner’den gelen bir e-posta sayesinde haberdar oldum Botego’dan. O yapay zekalı bir müşteri temsilcisi. Daha detaylı bilgi için Serdar Öner’in yazısını okuyabilirsiniz. Oldukça büyük bir iş yükünü çağrı merkezi elemanları üstünden alabileceğe benziyor bu sistem. Böylesi bir sistem sayesinde, web sayfalarında bilgiyi aramak zorunda kalmayacaksınız. Sıkça sorulan soruları baştan aşağıya kontrol etmek zorunda da kalmayacaksınız. Tek yapmanız gereken şey sorunuzu sormak ve Botego kendi veri tabanında kayıtlı olan cevabı saniyeler içinde karşınıza getirecek.

Sistemin işleri kolaylaştıracağı çok açık da benim aklıma takılan başka bir nokta var. Bu sistemin gerçek bir insan olmadığını müşteriler bilecek mi? Yoksa, Botego operatörleri bir insanmış gibi mi davranacak? Müşteriler Ceyda ya da Selda Hn. ile görüştüklerini düşünürken, aslında bir bilgisayar ile konuştuklarını bilecekler mi? İşte benim kafamı kurcalayan soru bu oldu?

Not: Botego klibini de izlemenizi öneririm. 

19 comments July 4, 2007

İlk ATM’leri hatırlayanınız var mı?

atm.jpgatm.jpgBankalararası Kart Merkezi, kartlı ödeme sistemindeki ilkleri konu ettiği bir dosya hazırlamış. Dünyada ve Türkiye’de ATM, kredi kartı, banka kartı, POS makinesi gibi yeniliklerin ilk kullanıldığı yılları ve kısa bilgileri içeriyor bu dosya.

atm.jpg

Bugün hayatımızın ayrılmaz birer parçası haline gelen bu sistemlerin aslında ne kadar yakın tarihli yenilikler olduklarını görmek insanı şaşırtıyor. Bu sistemlerin pazarlama açısından önemi ise sadece nakit para yerine elektronik paranın kullanıma sokulmasında ya da alışverişin kolaylaştırılmasında yatmıyor elbette. Bu sistemler beraberinde yeni bir harcama kültürünü oluşturdu. Tüketici elinde fiziki olarak tuttuğu parayı bırakıp, sanal bir parayı harcamaya başladı ve bu önemli bir değişimin başlangıcıydı.

Bu dosyayı görünce 1980′lerde ATM’lerle ilk tanışmamız aklıma geldi. Yanlış hatırlamıyorsam İş Bankası getirmişti. Sonra da YKB. O günleri düşününce keyiflendim birden. Aranızda o günleri hatırlayanlar vardır diye sizleri de sayfadan haberdar etmek istedim.

11 comments June 26, 2007

Uzun zaman sonra yeniden merhaba…

Zaman hızla akıp geçiyor diyeliden bu yana iki ay geçmiş. Ben hepten yazmaktan uzaklaşmışım sanırım. Yoğunluk bitti bitmesine ama, ben hala yazmaya dönemedim. Bu yüzden biraz hafif şeylerle başlayayım dedim.

Dün gezinirken bir sayfa buldum. Adı altivi.com. Belki bazılarınız biliyorsunuzdur bu sayfayı. İşin doğrusu sayfanın ne yaptığını anlamam oldukça zamanımı aldı. Sanırım açıklamalar kısmını biraz detaylandırsalar benim gibi anlama özürlüler zorlanmayacak. (Benim gibiler diyorum zira eşim bir gittigidiyor kolik olarak sayfanın sistemini hemen kavramış.)

Neyse biz konumuza dönelim. Sayfa kapalı zarf ihale usulü ile işliyor. Her ihale için bir tavan fiyatı var ve siz bu fiyatın altında bir (ya da birden fazla) fiyat teklifi veriyorsunuz. Tavan fiyatlar oldukça iştah kabartıcı. Mesela 1.800YTL’lik bir telefonun tavan fiyatı 550 YTL. İhale, belirlenen zaman dolduğunda ya da belirlenen teklif sayısına ulaşıldığında kapanıyor. İhaleyi kazanabilmeniz içinse en yüksek benzersiz teklifi vermiş olmanız gerekiyor. Bunun anlamı şu; verdiğiniz teklif en yüksek olsa bile sizden başka kimsenin o fiyatı vermemiş olması gerekiyor. En yüksek benzersiz teklif bulunana kadar aşağıya doğru iniliyor.

Ancak, bir ihaleye her teklif verişinizde, o ihale için belirlenen “teklif kayıt bedeli”ni ödemeniz gerekiyor. Örneğin, teklif kayıt bedeli 5 YTL olan bir ihalede 3 fiyat teklifi verecekseniz 15 YTL’yi peşin olarak ödemeniz gerekiyor. Eğer ihaleyi kazanamazsanız ödediğiniz bu tutarlar size puan olarak iade ediliyor. Bu puanlarla yeniden ihaleye giremiyorsunuz. Sadece siteden yapacağınız peşin alımlarda kullanabiliyorsunuz. Bana göre sistemin en sorunlu kısmı burada. Bence bu tutarlar yeni ihalelerde kullanılsa sayfayı kimse tutamaz. Ancak, ihaleyi kazandığınızda bu tutarların ürün ücretinden düşüp düşmediğini anlayamadım.

Aslında çok da yeni bir sistem değil bu. Bildiğimiz kapalı zarf ihale sistemi. Ancak, yeni bir ortam ve farklı kurallarla oldukça ilginç bir iş fikrine dönüşmüş. Yurtdışında benzeri uygulamalar var mı bilmiyorum tabii. Eğer yoksa adamları tebrik etmek gerek. Sayfa nasıl ve nereden para kazanıyor henüz tam olarak anlayamadım. Ama fiyatların iç gıcıkladığı ve insanda teklif verme isteği uyandırdığını söylemeliyim. Bakalım sayfa yeni bir iş modeli olarak kendine yer bulacak mı?

8 comments June 21, 2007

Zaman çok hızlı geçiyor…

Zaman gerçekten de çok hızlı geçiyor. İlk bloğum çökeli ve ben bu sayfayı açalı bile bir yıl olmuş. Daha dün gibi diğer bloğun gidişi ve benim bu sayfaya alışmak ve benimsemek için uğraştığım günler. Nisan 2006′da başlamışım bu sayfaya yazmaya. Toplam 136 yazı yazmışım, bu yazılar 486 yorum almış ve en güzeli de bir yıl içinde bu sayfayı 96.000 kişi ziyaret etmiş. Kimileri şöyle bir uğrayıp gitmişler, kimileriyse saatlerce kalmışlar. Bir çoğu da dönüp dönüp yeniden gelmişler sayfama.

Bu yazılar içinden bir tanesi okunma rekorları kırmış. Tam 4.000 kez okunmuş. Benim de hem çok severek yazdığım hem de hala dönüp okuduğumda beğendiğim bir yazıdır bu; “Büyük fikirler bunlara hazır olan kafalar için vardır…

Diğer bir yazım ise, bu sayfaya göre yorum rekorları kırmış. Hem de öyle böyle değil. Yorumlar da ayrı birer yazı olacak nitelikte. Oldukça hararetli bir tartışma yaşanmış vakti zamanında; “Bir guru olamadık ki sözümüz dinlensin…

Kimi yazılar ise belli ki öğrenciler arasında oldukça popüler; “Yeşil Pazarlama“, “Postmodern Tüketici Araştırmaları“, “Sosyal Sorumlu Tüketici“.  Zira görüntülenme tarihleri nedense hep ödev tarihlerinde yoğunlaşıyor. Bu istatistikleri dikkate alsak diyeceğiz ki bizdeki yeşil tüketici başka yerde yok. Yanılmayalım lütfen, çünkü bu kitlenin amacı bambaşka. 

Bazı yazılarım ise beklediğimin çok altında ilgi görmüş; “İlişkisel pazarlamayı yanlış mı anladık?“, “Ödevini bitir, yapacağın işe göz dikmiş pek çok insan var dünyada“, “Aktivistler pazarlama bilimini/sanatını kullanmayı öğrenirlerse ne olur?“. Ne olur bu konulara biraz daha ilgi gösterelim ve üzerinde düşünelim.

Bir de bir kısım blog okuyucularının araba arkası yazılarını ne kadar çok sevdiğini görmüş oldum; “Akademisyenlerin araba arkası yazıları“.Bu yazı hala yorum alıyor ve ben de ellemiyorum. Belki ilginç bir şey çıkar. :)

Bu süre içinde, bu sayfa bir blog turu ve üstüne de uzun soluklu bir karnaval gördü. İkisi de çok keyifliydi.

Şimdi dönüp bakıyorum da amma çok yazı yazmışım. Bazı yazılarımı ben bile unutmuşum. Bunca yazıyı görünce keyiflenmiyorum desem yalan olur. Biliyorum, bu aralar çok aksatıyorum bu sayfayı. Ne yazık ki bir durulma, bir sıkılma ve bir tür yazı yazamama sendromu içindeyim. Ama umuyorum ki en kısa sürede çıkacağım bu durgunluk döneminden ve nice seneler Blogistan diyorum.

18 comments May 3, 2007

Google bize logo yaptı…

Google Bize Logo Yapsana” ekibi çok kısa bir sürede sesini Google‘a duyurmayı başardı ve ilk logo 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı için geldi. Emeği geçen herkese tebrikler.

childrensday_turkey_final.jpg

1 comment April 23, 2007

Previous Posts


"Uygulamaya elvermeyen teori anlamsız, teoriye dayanmayan uygulama ise kısırdır." Leonardo da Vinci

İletişim

Kategoriler

Arşiv

Popüler Yazılar

Son Yorumlar

zeynepozata on Yapay zeki
ali on Yapay zeki
hrn on 2008 Blog Konferansı
Zeynep Özata on 2008 Blog Konferansı
Kayhanovic on 2008 Blog Konferansı

Links

Yakın Takip

Subscribe in NewsGator Online

Subscribe in Bloglines

Ziyaretçilerde Son Durum

free webpage counters

Tags